Madencilik hep bir istihdam vaadi ile başlar. Şirketler yöre halkına iş sözü, kalkınma sözü verir. Peki, bu vaatlerin bedeli nedir? Geride kalan enkaz, yaratılan istihdama değer mi? İstanbul Barosu, 14 Aralık’ta düzenlediği "Vahşi Madencilik ve Türkiye" panelinde bu sorulara yanıt aradı.
Panelin ilk oturumunda Fatsa Doğa ve Çevre Derneği’nden Enerji Yüksek Mühendisi Alaaddin Yılmazer’in yanı sıra Bağımsız Maden-İş Sendikası'ndan Avukat Mürsel Ünder, Ortak Araştırmacı Gazeteciler için Bağımsız Haber Merkezi'nden araştırmacı gazeteci Doğu Eroğlu ile Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyesi Avukat Cömert Uygar Erdem de yer aldı.
İstanbul Barosu’nun düzenlediği panelde konuşan Enerji Yüksek Mühendisi Alaaddin Yılmazer, Fatsa’da yıllardır altın madeninin yarattığı kirlilikle mücadele eden, bilimsel makalelerle bu kirliliği ispat eden Fatsalılardan biri. Yılmazer, bize madencilikteki "açık liç" gerçeğini, siyanürün topraktaki sonsuz döngüsünü ve 1 gram altın için ödenen korkunç bedeli tüm teknik çıplaklığıyla anlattı.

Parlak Vaatlerden Zehirli Gerçeklere
Köyüne dönmüş bir "beyaz yakalı" olarak kendini tanımlayan yüksek enerji mühendisi Yılmazer, sürecin başında şirketlerin yöre halkını nasıl bir illüzyona ikna ettiğini anlatarak başladı söze. "Su geçirmez membranlar yapacağız, dışarı tek damla sızmayacak, beş yıl sonra her yeri eski haline getirip fındık dikeceğiz" demişlerdi. Ancak bu "kapalı devre" vaadi, Karadeniz’in yağmurları ve denetimsizliğin gerçeğiyle çarpıştığında tuzla buz oldu.
Fatsa’nın Bahçeler Köyü’ndeki maden sahası ile fındık bahçeleri arasındaki mesafe sadece 10 metre. Yılmazer, "Su geçirmez dedikleri membranlar ilk selde taşıyor, zehirli sular yeraltı kaynaklarına karışıyor" diyerek, mühendislik harikası gibi sunulan projelerin doğanın gücü karşısında nasıl bir felaket senaryosuna dönüştüğünü vurguladı.
Vahşi Madenciliğin Anatomisi: Altın Nasıl Çıkarılıyor?
Alaaddin Yılmazer, madenciliğin nasıl yapıldığını, halkın anlamadığı teknik terimlerin arkasına gizlenen o "kimyasal süreci" bizlere tane tane anlattı. İşlem, toprağın mikron boyutuna kadar öğütülmesiyle başlıyor. Öğütülen bu devasa cevher yığını, toprağın üzerine serilen sadece iki milimetre kalınlığındaki bir brandanın (membran) üzerine yığılıyor.
Süreç, halk arasında bilinen adıyla "siyanürle yıkama", teknik adıyla "liçleme" ile devam ediyor. Yılmazer süreci şöyle özetliyor: "Hazırlanan siyanür solüsyonunu bu cevher yığınının üzerine damlatıyorlar. Siyanür dünyanın en güçlü çözücüsü; süzülürken altını sıvılaştırıp alıyor". Sıvılaşan altın bir boruyla havuza aktarılıyor, geriye kalan zehirli posa ise liç sahasında bırakılıyor. Yılmazer, madencilikte iki tür ayrıştırma yöntemi olduğuna dikkat çekiyor: Tank liçi ve açık liç. Tank liçinde işlemler kapalı bir alanda, kontrol altında yapılıyor. Açık liç ise Fatsa’da olduğu gibi, işlem açık havada, sadece bir brandanın üzerinde gerçekleştiriliyor.
Tehlike tam da burada başlıyor. Altın karbonlanıp alındıktan sonra bile, siyanür liç sahasındaki toprağın içinde kalmaya devam ediyor. Yılmazer, "Bölge yağış aldığında, toprakta kalan siyanür çalışmaya devam eder. Arsenik, cıva, kadmiyum gibi ağır metalleri çözmeye, yani zehri yeraltına indirmeye devam eder" diyerek, maden kapansa bile kimyasal reaksiyonun durmadığını belirtiyor.

Toprağın Altındaki Saatli Bomba: Ağır Metaller
Sözü siyanür tartışmalarından alıp, daha sinsi bir tehlikeye getiriyor Alaaddin Yılmazer. "Siyanür güneş altında çözülüp izini kaybettirebilir ama ağır metali kimse saklayamaz. Siyanür çok tehlikeli maruz kaldığınızda öldürür ama asıl öldürücü olan vücudunuzda belirti vermeden yavaş yavaş biriken ağır metaller. Eşik değer geçtikten sonra artık DNA'nızdaki yapısal bozukluklara kadar kansere ve birçok hastalığa, genetik hastalığa yol açıyor. Ve siz o çöple beraber yaşıyorsunuz." diyerek, 2019 yılında başlattıkları o hayati dedektiflik hikâyesini anlatıyor. Fatsa Doğa ve Çevre Derneği, sonuçlara müdahale edilmemesi için maden sahasının çevresinden aldıkları numuneleri Kanada’daki bağımsız bir laboratuvara göndermiş. Nehir yataklarındaki tortuları tıpkı ağaç halkaları gibi okuyarak, kirliliğin tarihini katman katman ortaya çıkarmışlar.
Kanada’dan gelen sonuçlar, Fatsa’daki korkuyu somut bir veriye dönüştürmüş: Toprakta normalde 20 ppm olması gereken ağır metal değeri, maden havzasında 139 ppm’e kadar fırlamış. Yılmazer, arsenik için ölümcül dozun 85 ppm olduğunu hatırlatarak, "Bu zehirli su, Fatsa şehrini besleyen keson kuyuların bulunduğu Elekçi Irmağı’na karışıyor. Biz şu an o suları içiyoruz ve bu kirliliği temizlemenin bir yolu yok" diyor.
Zehir sudan toprağa, topraktan ise bölgenin can damarı olan bitkilere sıçrıyor. Ordu Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmaya atıfta bulunan Yılmazer, maden sahasından 1 kilometre uzaktaki fındık ve kestane ağaçlarında bile kirlilik stresinin tespit edildiğini belirtti. Döngü acımasız ve kaçınılmaz: Ağır metaller suya, sudan toprağa, topraktan fındığa ve kestaneye geçiyor. Orada otlayan ineğin sütüne, o derede yüzen balığa ve nihayetinde insanın sofrasına ulaşıyor. Yılmazer, "Erzincan İliç’teki bir kurbanlık hayvanın İstanbul’daki sofranıza gelmediğinin garantisi yok" diyerek tehlikenin sadece yerel değil, ulusal bir gıda güvenliği sorunu olduğunu hatırlatıyor
"Yumuşak Doku Kanseri" Salgını
Madenciliğin bedelini en ağır ödeyenler ise yöre halkı. Yılmazer, konuşmasında istatistiklerin ötesine geçerek insan hikâyelerinden örnekler verdi. Hayatı boyunca sigara içmemiş, yayla yoğurduyla büyümüş kamyon şoförü Murat Taşgır’ın, maden sahasındaki çamura maruz kaldıktan sonra yumuşak doku kanserine yakalanıp vefat etmesi, salondaki dinleyicilerde adeta şok etkisi yarattı. Bölgedeki köylerde, özellikle arseniğe bağlı yumuşak doku kanseri vakalarında artış gözlemlendiğini belirten Yılmazer, "Mevlüt amcanın karısı bir ay önce öldü, kendisi de kanser. Biz etkileri 10 yıl sonra bekliyorduk ama çok daha erken ve şiddetli geldi" ifadelerini kullandı.
5 Yıllık Altın İçin 100 Yıllık Geleceği Yakmak
Alaaddin Yılmazer, konuşmasının sonunda meselenin ekonomik boyutuna da değinerek madencilerin "sürdürülebilirlik" yalanını da çürüttü. Türkiye’nin dünya fındık üretimindeki liderliğini ve Ordu’nun bu üretimdeki payını hatırlatan Yılmazer, "Altın 5 yıllık, tarım 100 yıllık" diyerek net bir karşılaştırma yaptı. Bir yanda 400 bin aileyi geçindiren, yıllık 2,5 milyar dolar katma değer sağlayan fındık; diğer yanda devletin kasasına sadece %1 civarında pay bırakan, istihdamı ise bir restoranın çalışan sayısından bile az olan (150 kişi) altın madeni. Yılmazer, Türkiye’deki maden şirketlerinin maliyetlerinin dünya ortalamasının çok altında (ons başına 400 dolar) olduğunu, bunun nedeninin de "su ve toprak maliyetinin sıfır olması" olduğunu vurguladı.

TEMA Ordu ve Çevresinde IV. Grup Maden Ruhsat Alanlarının Dağılımı Haritası. Ordu ilindeki 8 ilçede IV. Grup madenlere ruhsatlılık oranı %90’ın üzerinde. Fatsa, Çatalpınar, Çamaş, Gülyalı, Gürgentepe, Kabadüz, Karataş ve Ulubey’de ruhsatların %100’e ulaştığı görülüyor.
Karadeniz İçin Kritik Dönemeç: 2026
Fatsa örneği, ne yazık ki sadece bir başlangıç. TEMA Vakfı’nın verilerine göre Ordu’nun %74’ü, Giresun’un %85’i madencilik için ruhsatlandırılmış durumda. Yılmazer, 2026 yılının bölge için çok zor geçeceğini, maden projelerinin "yağmur gibi" geleceğini öngörüyor.
Ancak Yılmazer’in son sözleri, bir teslimiyet değil, bir direniş çağrısıydı: "Bu memleket sahipsiz değil. Toprağımız, suyumuz ve onurumuz için direnmek zorundayız. O köy çok uzakta değil, burnumuzun dibinde."