Sait Faik, Orhan Kemal, Sedat Simavi, Yunus Nadi, Azra Erhat, TDK adına verilen armağanların sahibi Tahsin Yücel 2006 ekim ayında “Gökdelen” kitabını yayımladı. Yücel’in kitabı, 1933 yılındaki kendi doğum gününden tam 140 yıl sonra, yine bir 17 Şubat günü ancak bu kez 2073 sabahı başlıyor. Romanın kahramanı Can Tezcan, Türkiye’nin en önemli ve ünlü avukatlarından biri. Can Tezcan, İstanbul’u yalnızca gökdelenlerden oluşan, New York’a benzeyen ama ondan daha güzel ve modern bir kente dönüştürmek isteyen zengin müşterisi Temel Diker’in yasal sorunlarını çözmek için bir tasarım ortaya atıyor: “Yargının özelleştirilmesini sağlamak”. Tahsin Yücel ile, Cihangir’de gökdelenler arasında kalmış son bahçeli evden, yok edilmiş kuşlara ve kedilere; dağda bayırda aç açık dolaşmak zorunda bırakılmış sefalet içindeki yılkı adamlarından, adına mekik dedikleri tek kişilik uçaklarından inmeyen, göğe çekilmiş zenginlere; hiç değişmeyen çıkarcı politikacılardan, onların destekçisi medyaya kadar aslında bugün de içinde bulunduğumuz çürümeyi anlatan bir romanı ve dilimiz üzerine söyleştik.

 

Temel Diker, İstanbul’un yeni bir bütünlüğe ihtiyacı olduğunu söylüyor, bugün de birçokları bu savla ortaya çıkıyor. Size göre İstanbul’da bir bütünlük söz konusu mu? Eğer öyleyse, bu nasıl bir bütünlük?

Temel Diker’in ardında koştuğu ve gerçekleştirmeye çalıştığı bütünlük, tek biçimlilik. Hepsi aynı boyda gökdelenlerden oluşan bir kent istiyor. Her türlü ayrıntının kaldırılmasını istiyor; öyle ki hepsi aynı tasarıya göre kurulmuş. Bu gökdelenlerin tek ayırıcı niteliği renklerinin ve numaralarının olması... Diker, sokakların bile numaralandırılmasını istiyor. Esin kaynağının New York olması Amerika tutkusunu kesinliyor. Saplantısının bir başka belirtisi özgürlük anıtının üç kat büyüğünü gerçekleştirmek istemesi.

Her kent bir bütünlük sunar; 1945 yılında geldiğimde bu bütünlüğü sunan bir kentti İstanbul… İstanbul bu özelliğini çoktan yitirdi. Yakın bir tarihe kadar Paris de öyleydi. Özenle yapılan binaların ömrü 30–40 yıl. Yıkılıp daha yükseği yapılıyor çoğu zaman.

 

“Gökdelen” için ülkenin ve dünyanın gidişi üstüne bir yapıt diyebilir miyiz? Siz bu yapıtınızı başka hangi sözcüklerle niteliyorsunuz?

Kitap adları kimi zaman o kitabı yüzde yüz tanımlayan bir ad oluyor, kimi zaman da romanın içindeki bir kişinin, bir nesnenin ya da bir kavramın adı… Gökdelen, romanın ana izleklerinden biri ama tek konusu, temel izleği değil. Olayları başlatan ve götüren öğenin gökdelen olduğunu söyleyebiliriz. Hemen ardından başka izlekler devreye giriyor. Bunların en belirgini yargının özelleştirilmesidir. Bu özelleştirmeyi engelleyen şeyler, kapitalizmin en son sınırlarına ulaşmış toplum düzeni, doğa kirlenmesi, doğanın yoksullaşmaya başlaması gibi izlekler yer alıyor.

 

Göğe çekilen yaşamlar, yayılan yoksulluk, yılkı adamları… “Sonsuz bir şimdi”nin yaygınlaşması… Gelecek sizin olduğunuz yerden bu denli karanlık mı gözüküyor?

Bu konuda bir edebiyatçı olarak tutarlı ya da geçerli olabilecek bir şey söyleyemem. Yalnız, bir takım belirtilere dayanarak böyle de olabilir, diyebilirim. Son beş altı yılı ve artan gökdelen sayısını düşünelim. Güneş artık benim eve karşıdaki gökdelenden vurduğu kadar geliyor. Yapaylık kendini böyle ortaya koyuyor. İnsanların eğilimleri bunu gösteriyor. Doğrusu ben de burada oturacağıma karşımdaki gökdelende oturmayı yeğlerim. Tekniğin gelişmesiyle insan emeğine gereksinimin azalması söz konusu. Herkesi de müdür yapamayacağınıza göre… Abartmalı bir söyleyiş belki yılkı adamları kavramı ama bu yönde belirli bir gidiş var.

 

Tıpkı Sait Faik gibi siz de “son kuşları” sıralamışsınız. Yok olan türler, doğanın yitimi yazınımızda yeterince yer buldu mu?

Birden düşününce diğer örnekler hemen insanın aklına gelmiyor. Doğanın kuruması, bu da kitaptaki izleklerden biri. Çocukluğumda kuşlara meraklıydım. Şimdi bakıyorum, eskiden gördüğüm kuşlar artık yok ortada. İbibikleri, örneğin Pendik’te, bahçelerde görürdüm. Doğduğum kasaba Elbistan, doğduğum ev Ceyhan’ın kıyısındaydı; onda pırıl pırıl değişik balıkların yüzüşünü gördüm. Bugün nehir nerdeyse çamur deryasına dönüşmüş durumda. Yakın bir tarihte Ceyhan Nehri Akdeniz’e ulaşamayacak. Böylesine kirleniyor doğa ve biz yine de bu kadar duygusuz kalabiliyoruz

 

“Televizyon” romanda sıkça karşımıza çıkan bir simge sözcük gibi… İçine interneti de alan ve giderek gerçekten olup biten şeylerden kopan, bir “medya gerçekliği” mi söz konusu?

Bir yerde öyle. “Gökdelen”de bu biraz alaylı bir biçimde ele alınıyor: “Hele bir televizyonda tartışılsın, ondan sonra bilim adamları düşüncelerini söylesinler.” Aslında tersinin olması gerekir. Televizyon ülkemizde yönlendirici bir nitelik taşıyor. Gazetelerin hiçbir zaman olamadığı ölçüde belirleyici; kişileri nitelerken “şu dizideki kız gibi” deniyor artık. İnsanların en çok gördüğü şey televizyon! Neredeyse televizyonun içindeyiz. Çok televizyon var, çok görüşlülük var denilebilir. Şöyle inceleyici gözle baktığımız zaman hepsi aynı. Saatleri bile bazen üst üste geliyor. Televizyon sınırlı ve kapalı bir dünya getiriyor insanlara.

 

Tufan Şirin, “kavganın şiiri”ni yazarken yitiyor, Can Tezcan tutkuyla devam ediyor; ancak “özel olarak anlaşmak” zorunda kalıyor. Yaşayanların tutacakları erdemli bir yol ya da seçenek yok mu?

Aslında öyle bir döneme gelinmiş ki, seçenek yok. Can Tezcan’ın eşi böyle bir ortamda avukatlık ya da yargıçlık yapmayı yadsıyor. Yaşamını sürdürmek istiyorsa o düzeni de kabul etmek zorunda kalıyor insanlar. Can Tezcan yüzde yüz o düşünceyi benimsemiyor; kendi düşlediği, gençliğinde yaşadığı dünyayla, küreselleşme dediğimiz düzenin son noktasındaki dünya arasında gidip geliyor.

 

Varol Korkmaz, Rıza Koç, emekli öğretmen Hikmet baba ve Sabri Serin elbette... Özellikle Serin, çözümleriyle çözümlemeleriyle romanın ikinci bölümünde ağırlığını koyuyor. Sabri Serin “bir tasarıya karşı olmak, onu desteklemeye engel değil” tümcesinin romandaki temsilcisi mi?

Sabri Serin olaylara nesnel bakabilen biri, Can Tezcan’ın yardımcısı ve sağduyunun sesi. Bu düzeni onaylamıyor ama yaşamak için bir parçası olmayı kabul ediyor. Kendisi de “buradan ayrılırsam bir yılkı adamı olabilirim” diyor. Yargının özelleşmesine karşı olması, onu desteklemesine engel olmuyor. Bunların içinde en çok direneni Hikmet hoca, her taraf Temel Diker’in gökdelenleriyle dolarken o kendi evini koruyor.

 

Cüneyt Ender “uyarıyorum” diyor tıpkı “suçluyorum” diyen Emile Zola gibi. Çok okunan sarışın Didem çiçek, Ayça Oral, orta yaşlı Kısmet Güçlü, özel üniversitelerdeki öğretim üyelerinin gülünç yaklaşımlarla getirdiği “açılımlar”… Yöneticiler, temsilciler, başkanlar, bakanlar; Mevlüt Doğan, Veli Dökmeci… Adları değişmiş şimdinin bildik yüzleri her biri. Ortak bir yozluğu çağrıştırıyor hepsi; bugün yazın, düşün, siyasa alanında başrolleri oynayanları nitelikli buluyor musunuz?

Pek nitelikli bulmuyorum. Belki de düzen nitelikli insanların böyle yerlere gelmesine olanak vermiyor. Roman 2073 de geçiyor ama kaynağı bugünler, bugünden esinlenerek doğa kirlenmesi.

 

Rıza Koç’un dediği gibi “eleştiri olduğu sürece umut da vardır” diyerek, 1990’da sorduğunuz bir soruyu anımsatmak istiyorum. Kötü bir yazar, iyi bir romancı olabilir mi? Nobel alan Orhan Pamuk, birkaç demecinde Türk kültürünün ödüllendirildiğini vurguladı. Sizce armağanın ardından ortaya çıkan sonuçlardan biri mi bu? Başka çıkarımlarda bulunabilir miyiz?

Bu gözlemim ya da sorum, dediğiniz gibi 1990 yılında sorulmuştu. Bana olamaz gibi geliyor; ama o gün sorduğum soru bugün, “Kötü bir yazar, Nobel alabilir mi?” diye sorulsaydı, bugünden sonra rahatlıkla “alabilir” diyebiliriz gibime geliyor. Aslında çok sordular yanıt vermek istemedim, siz kaynağa gittiniz o bakımdan bu soruya bu kadar yanıt vereyim.

 

Türkçeyi doğru konuşmak, yazmak zorunda mıyız? Zorundaysak, neden? Dil ve özgürlük arasında sizce nasıl bir ilişki var? Ya da bir ilişki var mı?

İlk bakışta dolaysız bir ilişki kurmak belki de zor. Aralarındaki, birdenbire kurulacak bir ilişki değil. Özgürlük insanın kendisine bağlı olan bir şeydir; buna da özgür ve gelişmiş bir dille ulaşılabilir. Genç arkadaşlarımız bu günlerde oldukça eski bir dil kullanıyor. Hatta benim kullandığım sözcükleri çevirebiliyorlar, kusursuz dediysem “mükemmel” diyor, gerçek dediysem “hakikat”. Benim için bitmiştir “hakikat”, gerçek derim ben.

 

Dil ulusun kimliğinin, kültürünün, politikasının temelidir. Oysa tarihimizde ulusu da küçümsedikleri gibi dili de küçümsemişler. Arapça, Farsça örnek dil, Türkçe olabildiğince unutulmuş. Ozanlar yaşatmış kendi dilini, Osmanlı uzaklaşmış.

Dile dönmek, kendi kişiliğine gelme çabasıdır. Arı dile kolay ayak uydurmam, evet bir dilbilim çalışanı olduğum için bir yerde, ama daha önemlisi, Anadolu’dan olduğum için... Arı dilin konuşulduğu bir bölgeden geldiğim ve daha çocuk yaşta onun tadını bildiğim için… Arı dilin yanında oldum, dil devrime üzerine bir kitap yazdım, bilimsel temele oturtmak istedim. Atatürk’ün yapmak istediği de bu. Çağdaş dilbilimin kurucusu Ferdinand de Saussure’dür 1915 yılında yazdığı kitap çağdaş dilbilimin temelidir. Dilbilimcilerin bilmediği bir dönemde Atatürk okumuştur Saussure’ü, Anıtkabir’deki kitaplığında vardır. Diline dönmeyi, bazı insanlar milliyetçi, hatta ırkçı bir yaklaşımın sonucu olarak görüyorlar. Değil! Kendine yönelmek, kişiliğine kavuşmak eylemidir bu. Atatürk bunu herkesten önce ve daha güçlü bir biçimde duyarak, bu konuda kitaplar okuyarak, toplantılar düzenleyerek yapmış, bütün varlığını Türk Dil Kurumu’na ve Türk Tarih Kurumuna bırakmıştı. Ama şimdi her ikisi de yok!