Cumhuriyet rejiminin en temel özelliklerinden biri, modern hukuk rejimi olmasıdır. Modern hukuk olmadan gerçek anlamda cumhuriyet de olamaz. Genç Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşunu izleyen ilk yıllarda hukuk sistemini modernleştirmiş ve Osmanlılardan devraldığı şer’i hukuk-seküler hukuk ikilemine, şer’i hukuku ortadan kaldırarak son vermiştir.

Osmanlı Devleti kuruluşundan başlayarak İslam hukukunun uygulanmasını esas aldığı için Osmanlı ülkesindeki ceza işlerinde de bu hukukun hükümleri geçerliydi. İslam dinini reddetme, zina ve hırsızlık gibi şer’i hukuku ilgilendiren suçlarda şer’i hükümler uygulanıyor, bunların dışında kalan cinsel tecavüz, tasarlayarak adam öldürme, yaralama gibi suçlar için de bunların yalnızca fertleri ilgilendirdiği düşüncesiyle bu tür suçlular hakkında ancak suçtan zarar görenlerin şikâyetleri üzerine cezalar uygulanıyordu. Cezalar tekdirden başlayarak dayak, para cezası, hapis, ağır hapis ve idam gibi cezalara kadar gidiyordu.

Fatih, Kanunî Sultan Süleyman ve 4. Mehmed devirlerinde her ne kadar bazı suç ve ceza türlerini belirleyen kanunlar yayınlanmış olsa da, cezaların kanuni esasi henüz yerleşmemiş olduğu için hangi suça hangi cezanın verileceği ve bu cezaların hangi derecelerde uygulanacağı konusu, çoğu zaman belirsizliğini ve değişkenliğini koruyordu. Özellikle 17. yüzyılın sonlarından itibaren birbirini izleyen savaşlar, iç karışıklıklar ve isyanlar sonucunda devletin fertlere karşı keyfi davranışları çok artmıştı. İnsanlar, gerçekler araştırılmadan ve hiçbir yargılamaya tabi tutulmadan idam ediliyor, sürülüyor, suçlu oldukları düşünülen kimselerin mallarına yargısız el konuluyordu. Bu tür davranışlar ve çeşitli yolsuzluklar nedeniyle ülke içte ve dışta büyük sorunlarla karşılaşıyordu.

Cumhuriyet ve Hukuk Devleti 1

8 Nisan 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Yeni Mahkemeler Teşkilatı Kanunu’nun kabul edilmesiyle Şeriye mahkemeleri yürürlükten kaldırıldı. Nizamiye mahkemeleri zamanla tüm ülkeye yayılarak gelişti. Bu mahkemelerin en önemli özelliği, seküler bir nitelik taşıması ve bu özelliğiyle ilişkili olarak yargı kuvvetinin yürütme kuvveti karşısındaki bağımsızlığı fikrinin gelişmesine temel teşkil etmiş olmasıdır.

ŞER’İ HUKUK - MODERN HUKUK İKİLEMİ

1839’da yayınlanan Tanzimat Fermanı özellikle hukuk tarihimiz bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu ile devletin idaresinde yeni kanunların koyulması gerekli ve önemli görülmüş; halkın can, namus ve mal güvenliği ile vergi tayininin şartları ve zorunlu askerliğin düzenlenme biçimiyle süresi hakkında yeni kanunlar yürürlüğe konmuştur. Tanzimat’ın ceza hukuku alanında getirdiği esaslar o zamanın koşulları içinde bir devrim sayılabilecek düzeydedir. Ancak tüm bu yeniliklere rağmen şer’i hükümler ile seküler hükümler yan yana yürümüştür. İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde her ne kadar bazı düzeltme girişimleri olmuşsa da bu ikilik yine de devam etmiştir. Nihayet şer’i hükümler-seküler hükümler ikiliğini kaldırarak büyük bir hukuk devrimi yapmak, cumhuriyet yönetiminin eseri olmuştur.

8 Nisan 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Şeriye Mahkemeleri’ni bitiren Yeni Mahkemeler Teşkilatı Kanunu’nun kabul edilmesiyle bu mahkemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Öte yandan şer’i hukuk-modern hukuk ikilemiyle, şer’i eğitim-modern eğitim ikilemi arasında da doğrudan bir bağ bulunmaktadır. Bu nedenle şer’i hukukun ortadan kaldırılmasından sadece bir ay kadar önce şer’i eğitim-modern (seküler) eğitim ikilemi de Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile giderilmiştir.

Cumhuriyet ve Hukuk Devleti 2

Müvezzi- Bahçekapı Tramvay Durağı’nda halk, medeni nikâh hakkında bilgilendirici afişleri inceliyor, 29 Ekim 1933. 

3 Mart 1924’te TBMM’de kabul edilen birbirine bağlı yasalarla Şeriye ve Evkaf Vekâletleri kaldırılır ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim seküler eğitim lehine ikili yapısından çıkartıldı. Bu kanun ile hukuk devrimi arasında doğrudan bir bağ vardır. Nitekim şer’i hukuk sisteminin eğitim kurumu olarak kaynağı medreselerdi; medreseler sadece din adamları değil, aynı zamanda şer’i hukukun ve mahkemelerin kadrolarını (müftüleri ve kadıları) da yetiştiriyordu. Medreselerin kapatılmasıyla şer’i hukukun insan kaynaklarının da sonu gelmiş oldu. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreselerin önce Maarif Vekâleti’ne bağlanıp sonra da kapatılmasıyla mektep ve medrese ayrılığına son verilmiş oluyordu.

Bu anlamda şeriye-nizamiye mahkemeleri ikiliği, mektep-medrese ikiliğinden, öğretim birliği de hukuk birliğinden ayrı düşünülmemesi gereken konulardır. Nitekim cumhuriyet hükümeti de bu düşünceyle hareket ederek bu ikiliği eş zamanlı olarak ortadan kaldırmıştır.

Cumhuriyet ve Hukuk Devleti 3

Darülfünun Divanı’nda 16 Eylül 1921’de kadın ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmeleri kararı verildi. Darülfünun Hukuk Fakültesi 1932 mezunları.

Büyük hukuk devriminin ilk adımlarını 3 Mart ve 8 Nisan 1924 tarihlerinde gerçekleştiren cumhuriyet, çok fazla gecikmeden hukuk devriminin eğitimsel ve yasal hazırlıklarını da gerçekleştirdi. 25 Ekim 1925’te Ankara Hukuk Mektebi (Fakültesi) açıldı, 17 Şubat 1926’da Medeni Kanun’un kabul edilmesiyle büyük hukuk devriminin temeli atıldı. Atatürk, 25 Ekim 1925’te Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Ulusumuz, devrimci değişmelerin doğal ve zorunlu gereği olarak ihtiyaçların değişip gelişmesiyle sürekli olarak değişip gelişme kuralına dayanan dünyevi bir rejim görüşünü hayatın zorunlu koşulu olarak benimsemiştir. Artık devrimin hukuk temellerini atmak; devrimimizin düşünce biçimine ve gereklerine uygun hukukçular yetiştirmek zamanı gelmiştir.”

Cumhuriyet ve Hukuk Devleti 4

İhap Hulusi Görey, Türk grafik sanatının kurucusu ve reklamcılığın ilk büyük isimlerindendir. Türkiye Cumhuriyeti’nin görsel kimliğinin oluşturulmasında katkı sağlamıştır. Medeni nikah mukayeseli afişler de onun imzasını taşır.

Atatürk’ün bu konuşmasından birkaç ay sonra İsviçre Medeni Kanunu’ndan yararlanılarak hazırlanmış olan Medeni Kanun, TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girdi. Medeni Kanun ile kadınlar erkeklerle eşit haklara kavuşmuştur. Bu kanun ile ayrıca birçok sosyal ilişki için gerekli hukuki ilkeler çağdaş düzeye çıkmış ve ülkemizde yeni bir hukuki dönem başlamıştır. Bu hukuk devrimi, bugün temellerinde büyük tahribata uğramış olsa da cumhuriyetin bize bıraktığı en büyük miraslardan biridir ve önemini her şeye rağmen korumaktadır.

8 Nisan 1924 tarihi, hukuk tarihimizin önemli dönüm noktalarından birine işaret etmektedir. Bu tarihte cumhuriyet, laikliğin ve modern (seküler) hukukun en önemli adımlarından birini atmış ve hukuk devriminin temellerini atan yolu açmıştır. İlginçtir ki, ülkemizde 3 Mart 1924 tarihinin eğitim ve hukuk tarihindeki etkisi haklı olarak iyi bilinmekle birlikte 8 Nisan 1924 tarihi o kadar hatırlanmamakta ve herhangi bir kutlama konusu yapılmamaktadır. Oysa bu tarihte çıkartılmış olan yasayla, cumhuriyet kendi varlığının gerçek hukuki temellerini atmış oluyordu.

Osman Bahadır'ın bu yazısı B+ dergisinin Kazanımlar sayısında yayımlanmıştır.

Osman Bahadır Kimdir?

68 kuşağının seçkin mücadeleci insanlarından biri olan Osman Bahadır, 11 yıl cezaevi yaşamından sonra kendine bilim tarihçiliği, bilimsel düşüncenin değerlendirmeleri ve yorumlamayı ana uğraş alanı olarak seçti. 1949 yılında Tokat’ta doğdu. 1966 yılında İstanbul Pertevniyal Lisesi’nden mezun oldu ve İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi’nde öğrenime başladı. Üçüncü sınıf öğrencisiyken tutuklandığı için öğrenimi yarıda kaldı. Daha sonra İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden yüksek lisans derecesi aldı. Denis Diderot (Paris 7) Üniversitesi Bilimler ve Teknikler Tarihi ve Epistemoloji Bölümü’nden DEA derecesi aldı. 1991-1994 yılları arasında 30 sayı Bilim Tarihi dergisini çıkardı. Bilim tarihi üzerine telif ve çeviri 23 kitabı ve çeşitli dergilerde 600’ün üzerinde yazısı yayımlandı.