Eski başbakan ve savaş konseyi üyesi Arthur Balfour kaygılıydı:

“Türkler yolları kesildiğinde teslim mi olurlar yoksa sırtlarını duvara verip çarpışırlar mı?”

Lloyd George: “Herhalde çarpışırlar.” Savaş Bakanı Kitchener: “Herhalde teslim olurlar.”

Daha savaş başlamadan zafer nişanını hak ettiği düşünülen Donanma Bakanı Winston Churchill, ihtimale mahal bırakmadı:

“On dört gün” dedi, “donanma on dört gün içinde İstanbul’da olacak!”

Zırhlılar, dretnotlar, destroyerler, torpido muhripleri, nakliye gemileri, denizaltılar ve bir uçak gemisinden oluşan donanmanın Asya ve Avrupa’yı ayıran dar koridorun girişinde sergileyeceği parlak gösteri yeterli olacak sanılıyordu. Bu cehennem makinelerine o kadar güveniliyordu ki “Türklerin pes etmesi en azından akıllıca olurdu”. Öyle ki daha topların tarrakası duyulmadan Londra’da zafer tacını kimin hak ettiği tartışılmaya başlanmıştı bile. Çanakkale zaferinin tüm onuru, seferin fikir babası ve ısrarlı savunucusu Winston Churchill’e ait olacaktı denildiğinde Savaş Bakanı Lord Kitchener öfkelenmişti: “Hiç de değil! Ben hep bu durumdan yanaydım.” Hükümet ve savaş konseyi, zaferden o kadar emindi ki seferi değil sonrasını planlıyorlardı. Donanma karşısında diz çökecek İstanbul, Ruslara bırakılacaktı. Asya’daki Türkiye’nin nasıl paylaşılacağı konusunda tartışmalar vardı. Yenileceğine kesin gözle bakılan Türk ordusunun paralı askerler olarak işe alınmasını öneren Churcill’i; Lloyd George, “Türklerin paralı asker olarak işe yaramayacağı” konusunda ikna etmişti. Denildiğine göre seyahat firmaları Londra ve Paris’ten İstanbul’a tur programlarının satışına başlamıştı bile.

Londra sevinç içindeydi ve İngiliz basınının haberlerine göre İstanbul’un üzerine umutsuzluk bulutları çökmüş, Türkler kenti terk etme hazırlıklarına girişmişti. Amerika’nın İstanbul’daki büyükelçisi de İstanbul’un İtilaf Devletleri’nin eline düşmesinin kaçınılmaz olduğunu ilan etmişti. Osmanlı İmparatorluğu için Boğaz savaşını kaybetmekten başka yol yoktu ve anlaşıldığına göre müttefikler için savaş daha başlamadan kazanılmıştı.

Fakat bu coşku ortamında tedirginliklerini saklamayanlar da vardı. Donanma Komutanı Amiral Fisher, “Çanakkale’yi ne kadar düşünürsem o kadar az hoşlanıyorum” demişti. Savaş konseyi sekreteri Hankey, raporunda kararın yeniden gözden geçirilmesini istemiş, Çanakkale Boğazı’nın öyle kolayca geçilemeyeceği uyarısında bulunmuştu. O sıralarda kara birliklerinin işin içine sokuluyor olmasını da, donanma Boğaz’ı zorlarken çıkarma harekatı düzenlenmesi projesini de riskli bulmuştu. Başka amiraller ve deniz kuvvetlerindeki bazı subaylar, hatta başlangıçta harekata büyük destek verenler, harekat zamanı yaklaştıkça bin dereden su getirmeye, kara birlikleri olmadan Boğaz’ın sadece donanmayla zorlanmasının facia olacağını söylemeye başladılar. Bir kara ordusu gerekliydi ve Boğaz’ı gözleyen Türk topları ve bataryalarının mevzilendiği topraklar işgal edilmeden sonuç alınması imkânsızdı. The Times, “Çanakkale seferinde göze alamayacağımız tek tehlike başarısızlıktır” diye yazdı. Kara birlikleriyle desteklenmedikçe Boğaz harekatı başarılı olamayacaktı. Başlangıçta kara birliklerinin işin içine karıştırılmasına şiddetle karşı çıkan Lord Kitchener da fikir değiştirmeye başlamıştı. Savaş konseyi toplantısında “doğuda yenilgi çok ciddi olur, bunun dönüşü yoktur” demişti.

Lord Kitchener, Winston Churchill’e “sen Boğaz’dan geç, ben adam bulacağım” dedi. Planını da yapmıştı. İngiltere’de kalmış tek düzenli birlik olan 29. Tümen’i, ayrıca Mısır’daki Avustralya ve Yeni Zelanda birliklerini Çanakkale’ye gönderebilecekti. Fransızlar da bir tümen askerle zaferin meyvelerine ortak olacaktı. Böylece 80 bin askerden oluşan bu ordu, gemiler savaşı kazandıktan sonra Boğaz’ın iki kıyısını, Gelibolu Yarımadası’nı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa yakasındaki topraklarını ve İstanbul’u rahatça işgal edebilecekti.

Plan hakikaten sakattı ama o sırada bunu, generaller ve amiraller değil, kabine sekreterliği görevini yürüten bir sivil, Maurice Hankey fark edebilmişti. Bir de zamanında Osmanlı ordusunda görev yapmış, istihbaratçı yüzbaşı Wyndham Deeds. Bu iki kişi de doğal olarak pek dikkate alınmadı. Osmanlı tabyalarının sadece bir günlük çatışmaya yetecek cephaneleri olduğu, hatta Osmanlı savaş gemilerinden bazılarının mermilerinin sadece bir dakikalık atışla tükeneceği yönündeki istihbarat bilgileri, tedirginliklerini sürdüren amiralleri heyecanlandırdı. Ege’ye gidip kesin zaferin itibarını paylaşmak isteyenlerin sayısı her geçen gün arttı.

Fakat Londra’dan epeyce uzakta, Gelibolu yakınlarındaki Limni Adası’nda üslenen donanmanın komutanı Amiral Carden, manzarayı yakından görüyor; her geçen gün dehşete düşüyordu. 19 Şubat’tan beri birkaç kez Türk kıyılarını uzak menzilden bombalamışlarsa da etkili olunduğuna dair hiçbir işaret almamıştı. Birkaç tabya imha edilmekle birlikte Boğaz’dan geçmeye kalkacak gemiler her iki yakadaki topların, sahra bataryalarının ve Boğaz’a enlemesine serilmiş mayın hatlarının tehdidi altındaydı. Carden, muhtemelen Boğaz’ın geçilemeyeceğini anlamıştı ve belki de harekat iptal edilebilir umuduyla 13 Mart’ta Deniz Kuvvetleri Bakanı Churchill’e bir telgraf çekti ve “herhangi bir kayıp verilmediyse de mayın tarama işinin ağır Türk ateşi altında tatmin edici bir şekilde yürütülemediğini” bildirdi. Churchill, “tüylerim ürperdi” dedi; “herhangi bir kayba neden olmayan ateşin mayın taramayı neden engellediğini anlamıyorum; Boğaz’ın en dar yerine kadar olan mayınları temizlemek uğruna iki üç yüz kişilik bir kayıp fazla olmasa gerek...” Saldırının derhal başlatılması için Carden’e emir verdi. Amiral Carden, esas saldırıya 17 Mart’ta başlanacağını bildirdi ama olacaklardan o kadar ürkmüş olmalı ki bir sinir buhranına tutuldu. Doktor raporu eşliğinde özür dileyerek Churchill’e istifasını gönderdi. Yerine atanan yardımcısı De Robeck, saldırıyı bir gün sonra saat 10:45’e aldı.

Nihayet beklenen an gelmişti. O donanma, ateş saçan o seyyar kuleler; iki büyük sömürge imparatorluğunun bu mağrur armadası, devasa bacalarından kükreyen dumanlarıyla Ege’nin lekesiz ve sakin ufuklarını karartarak çıkageldiler. Elem ve ölüm saçan toplarıyla Çanakkale Boğazı’nın girişinde iki yakayı engebelendiren tepeleri, yarları ve yamaçları, Boğaz’ı gözleyen mevzileri bir barut ve çelik kasırgası estirerek ateşe boğdular.

Şöyle yazıyordu bir İngiliz subayı: “18 Mart, gerçekten büyük bir gün. Queen Elizabeth, Inflexible, Agamemnon, Lord Nelson, birbiri ardına Çanakkale Boğazı’na girdi. Prince George ve Vengance yanlarında; dört Fransız gemisiyse bir mil arkada.” O gün yaşananları etkileyici bir dille günlüğüne aktaran bu subay, sözlerini şöyle bitiriyordu: “Üç gemi battı, üç gemi çalışamaz hale geldi. Öteki harekatlar ertelendi. Herkesin morali bozuk.” Bir yandan Boğaz’ın iki yakasını ateş yağmuruna tutan, diğer yandan mayın tarama gemilerine yol açmaya çalışan zırhlı gemilerden üçü Boğaz’a enlemesine değil de alışılagelmişin dışında, Asya kıyısına paralel döşenmiş mayınlara takılıp batmış; diğer üçü hem mayın hem de topçu atışlarıyla ağır yara almıştı. Çok sayıda gemide de hasar vardı. Donanma komutanı De Robeck, “artık işim bitti sanırım” dedi. Anlaşıldı ki Boğaz, “barınılması mümkün olmayan bir isabet tarlası”dır. Bundan böyle Çanakkale Savaşları’na komuta edecek olan ve kara ordusunun önünden Gelibolu’ya gelen General Ian Hamilton, 18 Mart faciasını, Phaeton adlı küçük savaş gemisinden an be an seyretmişti. Günlüğüne şu notları düşecekti: “Beceriksiz diplomatların telkinleriyle sanıldı ki Gordion’un kördüğümü misali yaşlı Türk devleti bıçakla kesilmiş gibi ikiye bölünüp dağılacak.”

Londra’daki Deniz Kuvvetleri Bakanlığı’nda ise sevinç çığlıkları yükselmekteydi; Churchill, Alman Kayzeri’nden ele geçirilmiş yeni istihbaratın haberini vermektedir: “Cephaneleri tükenmiş!” Kara ordusu olmadan Boğaz saldırısına karşı çıkan amiral Fisher, daha en başında şunları demekteydi: “Tamam, yarın harekete geçiyorum! Yarın! Belki altı gemi daha kaybederiz ama yarın harekete geçeceğim”. Aslında Fisher, saldırının başarısız olduğunu gayet iyi biliyordu ama kamuoyunda öyle büyük bir zafer beklentisi yaratılmıştı ki şimdi harekatın askıya alındığı izlenimine meydan vermek istemiyordu.

İngiliz gazeteleri de zafer haberlerini vermeye devam ediyordu; Osmanlı hükümetinin İstanbul’u terk etme hazırlıklarına hız verdiği, devlet hazinesinin başka yere taşındığı söylentileri aldı yürüdü. Hatta vahim bir habere göre, bazı İttihatçılar, “benzin toplayıp kenti yakmaya hazırlandı”. Oysa İstanbul, 18 Mart Zaferi’nin haberini aynı gün almıştı ve güven içindeydi. Sultanahmet Camii’nin mahyacısının hazırladığı “Çanakkale Geçilmez!” yazısı, 19 Mart sabahı minarelerin arasındaki yerini almış; Çanakkale Savaşları’nı en iyi betimleyen söz olarak tarihe geçmişti.

Şimdi savaş alanındaki amiral ve generallerin önünde tek yol vardı. Deniz saldırısından vazgeçmek ve bir kara harekatına yani çıkarma savaşına hazırlanmak. Gelibolu Yarımadası bütünüyle ele geçirilmeden donanma Boğaz’dan geçemeyecekti. Bu karar Londra’ya ulaştığında Churchill dehşete düştü. Deniz saldırısının derhal tekrarlanması emrini verdi, filo saldırıyı bir gün daha sürdürürse zaferin kaçınılmaz olduğuna inanıyordu hâlâ. Ama amiraller bu kez direndi, De Robeck, gemilerden sürdürülecek top ateşiyle Türk tabyalarının susturulacağı varsayımının “kesin olarak yanlış çıktığını” belirterek saldırı emrini geri çevirdi. Churchill, bu karara uymak zorundaydı artık. Çanakkale deniz seferinin fikir babası olarak, bir bakıma 18 Mart yenilgisinin de sorumlusuydu. Savaş bakanı feldmareşal Kitchener, diğer savaş konseyi üyeleri, amiraller ve generaller, yükü paylaşmak bir yana, yenilgiyi tümden unutturmak ve hayal edilen daha büyük zaferin meyvelerini toplamak için hummalı bir çalışmaya başlamıştı. Savaş devam edeceğine ve zafer mukadder olduğuna göre yenilgiden kimse bahsedemezdi.

Gelibolu, Mitin Sonu kitabının yazarı Robin Prior, konsey üyelerinin hiçbirinin çıkarma harekatını derinlemesine düşünmediğini yazar. Aynen deniz seferinin tertiplenmesinde olduğu gibi kara saldırısı için de en temel askeri değerlendirmeler yapılmamıştı: “Tartışma yoktu, plan yoktu, siyasal yetki yoktu.” Ne var ki Hartum kahramanı, doğu ülkelerinin savaş gücü konusunda otoritesi tartışılmaz Kitchener kara harekatına onay verdiğine göre sorun da yoktu. Lloyd George’un “donanmanın kestanelerini ateşten çekip almak onun kararıydı” dediği Kitchener’in muazzam bir popülaritesi vardı; askeri bir kahin sayılıyordu. Öyle olmadığının anlaşılması için kara harekatının ileri evrelerini beklemek gerekecekti.

Peki, kılı kırk yaran İngiliz politik ve askeri zihni böylesine önemli ve tayin edici bir meselede neden umursamaz davranmıştı? Osmanlı savaş gücünü hiç dikkate almamaları, hatta kalkışılan işin ne denli tehlikeli olduğu yolundaki görüşleri göz ardı etmeleri, daha alt düzeydeki komutanların “kırım” uyarılarını duymazdan gelmeleri nasıl açıklanabilir? Kimi tarihçilere göre Kitchener ve Churchill’in etkisindeki savaş konseyi, Gelibolu Yarımadası’nın savunmasız olduğuna ve Türklerin şiddetli bir direniş gösteremeyeceğine inanıyordu. Hatta, karaya adım attıklarında Osmanlı’nın çözüleceğini, Türk ordusunun kendi hükümetine isyan edeceğini bekleyenler bile vardı. Bunlar gerçekliği olmayan basmakalıp fikirlerdi.

Gelgelelim asıl sebep başkaydı. “Çanakkale Boğazı’nı zorlama tasarısına kalkıştıktan sonra bu plandan hiçbir biçimde vazgeçilemeyeceği” mutlak bir kural olarak her türlü tartışmanın ötesindeydi. Bir doğu ordusu karşısında yaşanacak başarısızlığın İngiliz İmparatorluğu’nun itibarını yerle bir edeceği, dünya çapındaki gücünün sorgulanacağı, sömürgelerdeki etkisinin çok yıkıcı olacağı düşünülüyordu. Kaldı ki zafer kaçınılmazdı ve İstanbul’un işgaliyle Osmanlı’nın savaş dışı bırakılması ve Osmanlı topraklarının paylaşımına ilişkin kadim arzu, bir miktar kaybı göze almaya değerdi.

Böylece savaş konseyi, “bahriye nazırlığı, hedefe İstanbul’u koymak üzere, Gelibolu Yarımadası’nı döve döve zaptedecek” diyerek başlattığı Çanakkale macerasını, İngiliz İmparatorluğu’nun itibarı adına yeni bir seviyeye taşıdı. Kara ordusunun önünden gönderilen general Ian Hamilton’ın ilk kez gördüğünde, “Lord Kitchener’in küçük haritasında göründüğünden daha çetinceviz” dediği Gelibolu Yarımadası, şimdi soğuk çeliğin ucuyla fethedilecekti.

Ama beklenen ucuz zafer gelmedi; 25 Nisan günü şafak sökerken başlatılan çıkarma harekatı, daha ilk anlarda batağa saplandı. Donanmanın ağır ateş desteği altında Seddülbahir koylarıyla, Arıburnu’na ve Asya yakasında Kumkale’ye taşınan müttefik ordusu, sayıca az ve silahça yetersiz Türk birlikleri karşısında muazzam kayıp vererek dar ve sarp kıyı parçalarına mıhlanıp kaldı. Çıkarma, Anzak kuvvetleri komutanı Birdwood’un dediği gibi tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı ve en doğru askeri tavır “tahliye ve geri çekilme”ydi. Bu, ikinci ve kesin bir yenilgiydi ama bilinen sebepler nedeniyle kabul edilebilir değildi. Müttefik orduları komutanı Ian Hamilton, siper kazılmasını emretti. Hamilton, Kitchener’e sadakatle bağlı ama basiretsiz bir komutandı. Kitchener’den “geri dönüş yok” emrini almıştı ve savaş alanında inisiyatif alıp bu mutlak emri geri çevirecek birisi değildi. Savaşın daha ilk gün sona erdiğini, ikinci günden itibaren yedek Türk birliklerinin cephelerdeki yerlerini aldığını, bundan sonraki saldırıların kırımdan başka bir şey getirmeyeceğini kavrayamadı.

Aynı basiretsizlik Londra’da da kendini gösterdi. Çanakkale’deki saldırının aynen batı cephesinde olduğu gibi uzun ve kanlı bir siper savaşına dönüşmekte olduğu anlaşılmıştı. Kimi hükümet üyeleri ve subaylar, tek çözümün siperleri boşaltmak, Gelibolu hülyasından vazgeçmek olduğunu söylüyordu. Geri adım atmayan sadece Churchill ve Kitchener’dı. Onlara göre ok yaydan çıkmıştı ve şimdiden sonra geri dönmek sadece sömürgeleri değil Balkan ülkelerini de kaybetmek demekti; üstelik doğudaki büyük müttefik Ruslar yalnız bırakılacak ve belki de savaş dışı kalacaktı. Bu öngörü de zaten Gelibolu yenilgisinden iki yıl sonra patlayan Rus Devrimi ile kanıtlandı. Öyleyse ne pahasına olursa olsun İstanbul yolu açılmalıydı.

Ama yenilginin de bir bedeli vardı ve ilk bedel ödeyen Churchill oldu. Zafer konusunda büyük beklenti içine sokulan İngiliz parlamentosu, kamuoyu ve basın şimdi ateş püskürüyordu. Eleştirilerin tek hedefi Churchill’di, kimse en az Churchill kadar sorumlu olan Kitchener ve generallerine sataşmıyordu. Churchill kısa sürede yenilginin tek sorumlusu haline geldi. “Ünlü olmak için özgür insanları ölüme göndermek, uzmanlara kulak asmamak, ulusal güvenliği tehlikeye atacak ölçüsüz hayalcilik, askeri konularda cehalet...” Bunlarla suçlandı. İtibarı sıfırlandı. Bu sırada donanma komutanı Fisher ile Gelibolu konusunda yaşadığı anlaşmazlık bardağı taşıran damla oldu. Çanakkale yenilgisinden çok rahatsızlık duyan muhalefet de harekete geçti; Churchill’e artık tahammül etmeyecekler ve liberal hükümete destek vermeyeceklerdi. Başbakan Asquit, Gelibolu saldırısından 25 gün sonra, 19 Mayıs’ta yeni bir koalisyon hükümeti kurulduğunu açıkladı. Churchill artık deniz kuvvetleri bakanı değildi. Hâlâ savaş konseyi üyesiydi ama rütbesi düşürülerek önemsiz bir bakanlığa getirilmişti: “Politik bir entrikanın kurbanı oldum, işim bitti artık” dedi. 18 Kasım 1915’te görevinden istifa ederek batı cephesinde savaşmak için kendi isteğiyle Fransa’ya gitti. Churchill, 1917’de yeniden kabinede yerini alacak, savaştan sonra savaş bakanı olarak Gelibolu sorunuyla tekrar karşılaşacak, anılarında “kader adamı” dediği Mustafa Kemal karşısında bir kez daha yenilecektir. Politik hayatı bir süreliğine sona erecek ve İngiliz ordularına başbakan olarak kumanda edebilmek için 1940’ı bekleyecektir.

Yenilginin Kitchener üzerindeki etkisi daha da yıkıcı oldu. Gerçi yeni hükümette de görevini korumuş, deniz kuvvetleri bakanlığı da ona bağlanmıştı. Hâlâ en önemli sorun kötü haberlerin gelmeye devam ettiği Çanakkale’ydi ve yeni hükümetle birlikte Çanakkale Komitesi adını alan savaş konseyi Kitchener’den umudu kesmemişti. Ne var ki feldmareşalin âdeta nutku tutulmuştu. En iyi bildiği askeri konularda bile ya suskun kalıyor ya da “saçmalıyor”du. Ağustos ayında yeni ve daha iyi planlanmış bir çıkarma saldırısıyla Anafartalar cephesi açılmış ve tüm cephelerde kırımla sonuçlanan taarruzlara girişilmişti. O kadar kayba rağmen müttefik ordusu bir adım bile ilerleyememişti. Kitchener gerçeği göremiyor değildi, sadece kabullenemiyordu; siperlerin boşaltılması gerektiğini söyleyenlere “çekilmenin imparatorluk tarihinin en feci olayı olacağı” cevabını veriyor; “istediğimiz için değil, zorunlu olduğumuz için savaşı devam ettirmeliyiz” diye de ekliyordu.

Sonunda hükümet ve konsey üyeleri, Kitchener’den umudu kesti. Ancak bir sorun vardı, feldmareşalin yetersizliğini onlar anlaşılmıştı fakat kamuoyu hiçbir şey bilmiyordu ve toplumun gözünde kabinenin en güvenilir üyesiydi. Başbakan onu görevden alamazdı. Tabii hemen diplomatik bir çözüm bulundu; Kitchener’in ne olup bittiğini yerinde görmesi için Çanakkale’ye gitmesi kararlaştırıldı. Aslında bu bir uzaklaştırmaydı ve galiba Kitchener de bunu anlamıştı. Zaten ekim ayında Çanakkale’deki ordunun komutanı Ian Hamilton görevden alınmış, yerine atanan general Monro, Gelibolu’da yapılacak bir şey kalmadığını, yarımadayı boşaltmak gerektiğini bildirmişti. Kararı Kitchener versin, saldırının sorumlusu olarak çekilmenin yükünü de sırtlansın isteniyordu.

Kitchener 9 Kasım’da Gelibolu’ya geldi. Savaş alanlarını gezdi, siperlerde erlerle sohbet etti, subayların görüşünü aldı. Nihayet anladı; “devam etmek zorunda olduğu savaş, geri dönmek zorunda olduğu savaşa” dönüşmüştü çoktan. Ama bir türlü vazgeçemediği itibarı kurtarmak, “yenilginin getireceği aşağılanmayı örtmek” için yeni bir plan icat etti: Bu kez Doğu Akdeniz kıyısındaki İskenderun’a çıkarma yapılmasını önerdi. Kimse yeni bir maceraya girmek istemiyordu ve bu öneri tartışılmadı bile. Hükümet 8 Aralık’ta Gelibolu’dan çekilme kararı aldı. 18 Mart’ta başlayan Çanakkale seferi, 295 gün sonra, başarılı bir geri çekilme hareketiyle 9 Ocak 1916’da sona ermişti. Bilanço ağırdı: Müttefiklerce Boğaz’a toplam 489 bin asker taşınmış, bunlardan 53 bini hayatını kaybetmiş, 200 bini yaralanmıştı.

Churchill’den sonra Kitchener’in de işi bitmişti. İngiliz kamuoyunda hâlâ kahraman olarak anılan Kitchener’in saygınlığına zarar vermek istemeyen hükümet onu uzun süreli bir görev için Rusya’ya göndermeye karar verdi; bu Lord Kitchener’in son yolculuğu oldu. Onu Rusya’ya götürecek kruvazör, bir Alman denizaltısının döktüğü mayına çarptı ve Kitchener ile birlikte tüm mürettebat denizin derinliklerine gömüldü. Denildiğine göre patlamadan sonra gemi kaptanı filikaya gitmesi için onu uyarmıştı ama ya duymamış ya da kendini kaderin kollarına bırakmıştı.

Bu yazı için yararlandığım kaynakların başında gelen Barışa Son Veren Barış adlı kitabın yazarı David Fromkin, Kitchener için 1914’te ölseydi ya da Çanakkale olmasaydı “İngiltere’nin Wellington’dan sonraki en büyük generali olarak hatırlanacaktı” diyor. Aslında yanlış bir görevi üstlenmiş, zaferi yanlış yerde aramıştır. Onun uzmanlığı sömürgelerdir, en büyük savaş deneyimi Mehdi Ayaklanması’na karşı kazandığı Hartum ve Güney Afrika’daki Boer Savaşı’dır. Örgütlediği ve kumanda ettiği ordular Mısır’ın, Hindistan’ın sömürge ordularıdır. Son günlerinde bir meslektaşına şöyle demişti: “Bu insanlar benden çok şey bekliyor. Avrupa’yı tanımıyorum, İngiltere’yi tanımıyorum, İngiliz ordularını tanımıyorum...” Doğululara ilişkin hor görüsü onu esir almış; Çanakkale’de, kendi generallerinden daha yetenekli subaylara, teknolojik olarak zayıf ve sayıca az da olsa savaş deneyimi ve gücü çok yüksek bir orduya karşı savaştığını ya anlamamış ya da kabul etmek istememiştir. Onun ve Churchill’in ve diğerlerinin kavrayamadığı çıplak gerçek de buydu: “Çanakkale’deki savaş İtilaf Devletleri tarafından kaybediliyor değildi, karşı tarafça kazanılıyordu.”