Selge, Antalya’nın Manavgat ilçesinde, Köprülü Kanyon Milli Parkı sınırlarında, Torosların koynunda, kartal yuvasını andıran taşlarla bezeli bir masal ülkesi. Serik-Taşağıl yolundan Köprüçay’ı takip ederek Beşkonak’a, oradan da Roma döneminden kalma tarihi taş köprüyü geçerek kıvrıla kıvrıla tırmanan yaklaşık 6 kilometrelik bir yoldan Selge’ye ulaşıyoruz. Antik zamanların görkemli kenti Selge, zamanla yerel halkın ‘Zerk’ adını verdiği bir köye dönüşmüş.

 

Adam Kayaların Kentinde

Anadolu’da zenginliği çok az bilinen uygarlıklardan biri olan Psidia’nın sınırları içerisinde kalan Selge’nin bilinen tarihi yaklaşık 4 bin yıl geriye gidiyor. Pers, Helen, Roma, Bizans, Selçuklu dönemlerini yaşayan Selge’nin bugünkü sakinleri Yörük-Türkmenler; keçi çobanlığı ve geçimlik tarımla uğraşıyor. Tarihi kaynaklara göre Selgeliler her zaman savaşçı ve kavgacı bir ruha sahip olmuş. Sahip olduğu zor coğrafyanın bunda bir etkisi var mı bilinmez ama bir zamanlar burada yaşayan yüzbinlerce insan, hayvan; zamanı durdurarak sanki hepsi birden taş kesilmiş gibi. Bu yüzden Selge’nin bir adı da; ‘Adam kayalar.’

 

Binlerce Yıldır Zenginlik Kaynağı Olan Bitkiler

Bugün milli park sınırları içerisinde bulunan Selge ve civardaki köylerde şifalı bitki toplayıcılığı oldukça yaygın. Yöreye özgü kekik türleri, şalba, defne ve benzeri bitkiler halkın geçimine katkı sağlıyor. Aslına bakılırsa bu bitki zenginliği binlerce yıl önce de zeytin ve üzümle birlikte yerli halkın en önemli zenginlik kaynaklarından biriymiş. Oldukça korunaklı bir yerde, 1250 metreye ulaşan bir rakımda kurulmuş olsa da Selge pek çok kez saldırıya uğrayan bir kent olmuş.

 

Zikzaklar çizerek yükselen yoldan Selge’ye girerken bizi sağda solda adam kayalar karşılıyor. Vadinin güneybatı yönünde belki de dünyanın en güzel Akdeniz servisi ormanlar yer alıyor. Kocayemişler, zeytinler, pirnarlar ve kermes meşelerine ardıç ve koca sedirler eşlik ediyor yol boyunca. Antik dönemden kaldığı sanılan teraslanmış büyüklü küçüklü araziler bugün de köylüler tarafından tarım amaçlı kullanılıyor.

 

Harabeleri mi Gezeceksiniz?

Antik kentin kalıntılarının üzerine kurulmuş olan Zerk Köyü’nün girişinde kısa bir mola veriyoruz. Yanımızda beliren yaşlı bir teyzeyle selamlaşıyoruz. “Harabeleri mi gezeceksiniz?” diye soruyor. Sezon dışı bir zaman olduğu için ortalıkta kimsecikler yok. Köyün sokakları birkaç sığır, kedi ve tavuklara kalmış. Bir de ev önlerinde güneşlenen, gelip geçen gezginleri meraklı gözlerle süzen yaşlılar. Yaşlı kadına kenti gezeceğimizi söylüyoruz. “Ben götüreyim sizi isterseniz, benim de işim yok hem, dolaşmış olurum azıcık” diyor.

Adının Emine Bahar olduğunu söyleyerek önümüze düşüyor. 64 yaşındaymış. Oldukça cana yakın ve konuşkan bir Yörük kadını olan Emine Bahar ile bir yandan yürüyor, bir yandan da koyu bir sohbetin içine dalıyoruz…

Bu köye vadinin biraz daha kuzeyindeki Ballıbucak Köyü’nden gelin gelmiş. "24 Eylül 1974'te gelin geldim ben" diye dün gibi hatırlıyor o günü. Biri kız 5 çocuk doğurmuş bu taşlar ülkesinde. Dağ taş dolanmış, keçi güdüp çakal armudu toplamış, taşlı tarlada buğday ekip, taşların arasından çıkan sudan içmiş. Ay batmış gün doğmuş, devran dönmüş durmuş, yıllar yılları kovalamış, çocuklar büyümüş, gurbetin yolunu tutmuş.

Dağın koynundaki Selge'ye bir iki ziyaretçi gelmeye başlamış yavaş yavaş. Bir, iki, üç... Gelenleri gruplar izlemiş, Torosların koynundaki bu saklı cennet yavaş yavaş keşfedilmeye başlamış. Binlerce yıllık uykudan silkinip uyanmış Selge.

Bir zamanlar Romalı askerlerin naralarıyla inleyen Stadion'da buğday yetiştirip tavuklarını yemleyen, soğan sarımsak dikip, keçi otlatan, tiyatro kulisinde sığır besleyen Zerkliler, ziyaretçilerin artmasıyla birlikte sıkışıp kaldıkları bu taşların arasından sızan umudu sıcacık bir ekmek birlikte bölüşüp yemeye başlamışlar. Köylü kadınlar başlarındaki yazmaya, yastığındaki dantele ilgi gösterilince örüp satmaya başlamışlar. Adamlar da çitlembik ağacından kaşık yontup satmış.

"Önce kum boncuklarında oya örmeye başladık" diyor Emine Bahar, "ardından el yapımı tahta kaşıklar, danteller, bileklikler, kolyeler, çoraplar, yazmalar sattık gelen misafirlere. Hatta halı kilim bile getirip sattığımız oldu. Emme hindi bişey galmadı gayrı" diye anlatıyor o günleri.

Önceleri Zerk’te biraz sıkılmış Emine Bahar, bu taşlı dağlar ona hoyrat gelmiş. Biraz da yabancılık çekmiş, gelin geldiği bu köyde. Gidip gidip taşlara, bulutlara söylenmiş, derdini. Bir ara hastalık musallat olmuş başına. Yerinde duramaz, durduğu yerde oturamaz olmuş. Afakanlar basmış ruhunu. Canı çıkacak gibi olup durmuş sabah akşam. “Nahıl etmeli, ne yapmalı?” diye dönüp dururken, sırtına bir çanta alıp turistleri gezdiren rehberleri gözlemeye başlamış. Çoluk çocuk amfi tiyatronun önünde Oluk Köprü ve Zerk tiyatrosunun kartpostallarını satarken, çoğunluğu Almanlardan oluşan turistlerin konuştuklarına kulak kabartmış epeyce bir. Binlerce soru dinleyip, binlerce yanıta tanıklık etmiş gözü kulağı.

Son duyduğu sorunun yanıtını kendi verir olmuş bir gün...

 

‘İşte Burası Kral Çeşmesi, Burası Tapınak’

Artık elini sırtındaki naylon çantanın arkasında birleştirip yokuş başındaki evinde yola düşerek bu taşların arasında turist gezdirmeye başlamış Emine Bahar. “Burası kral çeşmesi, burası cavea, burası agora, burası tiyatro, burası nekropol, burası tapınak, işte burası da Bizans kilisesi…”

Turistleri gezdirdikçe, taşlara bastıkça, toprakta soluklandıkça, Bozburun’un kah karlı kah turuncu kah mor tepelerine baktıkça, çakal armutlarının gölgesinde dinlenip, asmaların altında çayını içtikçe kendine gelmiş. Yaşam sonsuz bir yolculukmuş meğer. Durursa, yoldan çıkar, ölürmüş insan!

"Ben böyle çıkıp dolaşmazsam canım çıkacak gibi oluyom. Gene şöyle bir iki insanla konuşunca, buraları gezince gönlümü eğliyom" diye dertleşerek yürüyoruz taşlar ülkesinde. 15-20 yıldır Zerk’e gelenlere rehberlik edip, sırtındaki bohçasından çıkardığı el örgüsü çorapları, oyalı yazmaları, kolyeleri, bileklikleri satıyor. Kalabalığa karışmayı pek sevmiyor. Gönlü alamadığı birinin yanına yanaşmıyor. Ekmek derdi bir yana, daha çok gönül derdi onunkisi. Köyde küçük bir bakkal dükkânı çalıştıran kocası epeyce bir süredir hastalıkla boğuşuyormuş.  

“Ben öyle, kulaktan duyduklarımla öğrendim” dediği Almancasıyla, taşlara yazılan tarihin sayfalarını çevirip Selge’yi anlatıyor. Az çok İngilizce de biliyor, bu taşları anlatacak kadar. Her sarnıcın sesini, her taşın tınısını, her zerrenin öyküsünü ruhuna işlemiş. Küçük bir taşı alıp yerde uzanan duvardaki kartal kabartmasının üzerine tutuyor; “burada başı varmış ama kopmuş. İşte bu da başı oldu!” diyor. Sanki bir büyücü gibi, taşa can veriyor, kartal rölyefi birazdan havalanıp uçup gidecek gibi bu yalçın kayaların üstündeki kentten.

 

Tarih Ona, O Tarihe Karışmış

Selge’de yüzey araştırmaları dışında henüz arkeolojik bir kazı yapılmamış. Kanyonlar, ormanlar ve nehirlerle çevrili bu muhteşem vadiye bakan bir şato gibi binlerce yılık sırlarıyla birlikte zamana direnen bu kentten ayrılmadan önce bizi evine davet ediyor Emine Bahar. Yolda, tiyatroya bakan yamaçta çantasını çıkarıyor, içinden el örgüsü kışlık çoraplardan alıyoruz birer tane. Bilgeliği tevazu ile harmanlayan Emine Bahar, Torosların koynundaki binlerce yıllık bu tarihi kentin taşına, toprağına karışmış. Bu tarih de ona karışmış, sır olmuş, gören gözlere…

Kuşlardan kalan birkaç mor üzüm salkımı koyuyor küçük bir bisküvi kutusuna. Salkımlarda ‘kuş yenikleri’ dolu. Kuşlar yemişse mutlaka çok lezzetlidir, meşelere sarılmış asmalardan koparılan bu salkımlar…