Moda’dan denize doğru bakarken dedeme adaların adlarını soruyordum. “Burgaz, kınalı, yassı, hayırsız…” “Neden hayırsız?” O gün net bir cevap alamasam da sonradan kan dondurucu tarihi bir gerçekle karşılaştım. 1910 yılında İstanbul’dan toplanan 80 bin köpek bu adaya bırakılarak ölüme terk edilmiş. Adaya bırakılan onlarca köpek, açlıktan birbirlerine saldırmaya ve birbirlerini yemeğe başlamışlar. Bu karşılaşmalar öyle vahşi geçmiş ki acı acı feryat eden köpeklerin sesi günlerce Moda’dan Kalamış’tan duyulmuş. İstanbul ahalisi yıllarca köpeklerin çığlıklarını unutamamışlar. Masum bir kaya parçası, bir zalimin kararıyla hayırsız olmuş, oysa tipiyle cismiyle sivri; Yunanca adı oxia da bu özeliğinden kaynaklanıyor. “Sivri Ada” daha çok yakışıyor.

Çocukluğumdan beri hakkında şehir efsaneleri duyduğum Sivri Ada’ya çok az var. Ufukta ada büyürken kaptanımız balıkçı Tahsin’e “Adada acaba köpek var mı? Vahşiler mi?” diye sormadan edemiyorum.” Köpek hiç görmedim; ama kedi bol,” diyor. Sivri adanın limanına yaklaşırken motor sesini duyan kediler, koşarak kıyıya geliyor. Bir tanesi topallıyor. “Bu kedileri vicdansızın biri buraya atmış, her gelen tekneden balık dileniyor zavallılar,” diyor Tahsin. (Kediler bir ay içinde HAYTAP tarafından kurtarıldı ve rehabilite edildi.)

Kedilerin elli metre uzağında incirkuşları ve kuyruksallayanlardan oluşan bir grup görüyorum. O sırada simsiyah bir ak kuyruksallayanı ilgiyle incelemeye başlıyorum ve biraz dikkatli bakınca hayvanın petrole bulanmış olduğunu görüyorum. Hâlâ beslenmeye devam ediyor ama yaşama şansı çok az. İnsanın atıkları insandan arınmış coğrafyalarda da yaban hayvanlarının peşini bırakmıyor.

İskelenin arkasında bir yapı yer alıyor. Adalar Hristiyan din adamlarının inziva için kullandıkları bir bölge. Kırmızı kiremitlerden yapılmış kemerleri hâlâ görünen bu yapı 10. Yüzyıldan kalma ve manastır olarak kullanılmış. Önünde adada başka yerde bulunmayan söğütler ve meyve ağaçları bulunuyor.

Tarihi duvarların yanından adanın içlerine yürüyorum. Akdeniz makilerinin örtmeye başladığı belli belirsiz bir patika adanın merkezine uzanıyor. Bu esnada göç ederken yağmura yakalanmış ve adaya zorunlu iniş yapmış bir büyük kamışçın neşeyle şakıyor; arka planda iki bülbül ona şevkle eşlik ediyor. Yalçın yarların geniş bir çanak yaptığı büyük düzlüğe varıyorum. Bu düzlük canavar otu ve at kasnaklarıyla kaplı. At kasnakları muhtemelen buraya papazlar tarafından getirilmiş bir bitki; zira dini ayinlerde sıklıkla kullanılıyor.

Son derece dik yükselen kayalıklar martıların egemenliğinde, her uygun kaya sekisinde bir çift gümüş martı bulunuyor. Arada birbirlerine hatta bize atarlanıyor, ortalığı velveleye veriyorlar. Sonrası yine sessizlik, bir sonraki coşku dalgası ortalığı yine bülbül seslerine bırakıyorlar. Keyifle bu kızıl kayaları izliyor, kendi nefesimin, adımlarımın tadını çıkarıyorum. O sırada 2014 yılının karabaşlı çinte sürüsü önümden kalkıyor. Onlar da yağmurdan kaçıp sivri adaya sığınmış. İstanbul’da keyfine doyulmayan bir manzara; Adalar göçmen kuşların acil durum mola planı.

O sırada önümden geçen tepeli karabatağın, kayalıkların arkasına doğru uçtuğunu görüyorum. Tekneyle adanın arkasına geçiyoruz ve bizi enfes bir fok mağarası karşılıyor. Biz burada fokları yaşatamadık ama onların yoldaşları tepeli karabataklar hâlâ bu kayalıklarda mağaranın çevresinde yavru büyütmeye devam ediyor. Yavrular oldukça palazlanmış, çoğu yuvada 3 yavru oturuyor, belli ki adalar denizleri hâlâ bereketli. Yaklaşık 40 civarı aktif tepeli karabatak yuvası tespit ediyoruz.

Dönüş yoluna çıkacakken adanın tepesinde kızıl, eğri, iç içe geçmiş ağaçlardan oluşan küçük koru dikkatimi çekiyor. Sandal ağaçları… İstanbul’da bildiğim, gördüğüm tek saf sandal mesceresi sivri adanın tepesinde fenerin hemen yanı başında uzanıyor. Tipik bir Akdeniz türü olan sandal ağaçları, soğuk İstanbul’a adaların tepesinde ılık bir balkondan bakıyor. Yeni bir şey bulmuş gibi mutlu oluyorum. Evimden kuş uçuşu 13 kilometre uzaktayım, yanı başımda bile keşfedecek o kadar çok şey var ki...