Magna Carta Dünyayı Altüst Etti, İşte Bunu Düzeltmenin Yolu

Kapitalist gelişmenin “mantığı” ardında çevresel bir yıkım bıraktı.

Birkaç ay sonra Magna Carta’nın imzalanışının 800. yılını anıyor olacağız. Kutluyor değil, aldığı darbeler nedeniyle anıyor olacağız.

Magna Carta’nın ilk akademik baskısı seçkin hukukçu William Blackstone tarafından 1759’da yayınlandı. Bu kolay bir iş değildi. Kendi ifadesiyle, “fermanın ana metni maalesef fareler tarafından kemirildi.” Bugün bizler farelerin yarım bıraktığı işi devralırken bu yorum acı bir sembolizm taşıyor.

Blackstone’nun baskısı iki fermandan oluşuyor: Büyük Ferman ve Orman Fermanı. İlki genellikle Anglo-Amerikan hukukunun temeli olarak kabul ediliyor. Fermanın 1628’de Parlamento tarafından yeniden tasdik edilmesine atfen, Winston Churchill’in kelimeleriyle, “Ferman herhangi bir zamanda, herhangi bir yerdeki onurlu her insanın fermanıdır.” Büyük Ferman’a göre, “Hiçbir özgür insan kendi denklerinin hukuki bir hükmü veya o ülkenin yasalarının gerektirmesi dışında tutuklanamaz, hapsedilemez ve hiçbir şekilde zarara uğratılamaz.” Bu, “masumiyet karinesi” ilkesiyle asıl amaçlanandır.

Fermanın etkili olabilmesi için kapsamı sınırlı tutulmuştu. Buna rağmen, Eric Kasper’in akademik bir incelemesinde belirttiği gibi, “Kral John’un keyfi yönetimi üzerinde görece küçük bir denetim olarak başlayan girişim, takip eden nesilleri Magna Carta ve 39. Madde’de çok daha fazla hak bulmaya yönlendirdi. Bu bakımdan, Magna Carta keyfi yönetici güçlere karşı hakların korunmasının uzun gelişim sürecinde kilit bir noktadır.”

Atlantik’i aşan Büyük Ferman ABD Anayasası’nda “hiç kimse hukuki usule göre yargılanmadan canından, hürriyetinden ve malından yoksun bırakılmayacak” ve “tüm yasal takibatlarda sanık tarafsız bir jüri eşliğinde hızlı ve kamuya açık duruşma hakkından yararlanacaktır” vaadiyle baş tacı edildi.

Burada kullanılan kelimeler geniş kapsamlı görünse de bu yanıltıcıdır. Kızılderililerden, kölelerden ve kurucuların benimsediği İngiliz hukuku uyarınca babalarının malı olup kocalarına devredilen kadınlardan oluşan “gayrı insanlar” (Orwell’in kullanışlı kavramını ödünç almak gerekirse) hariç tutulmuştur. Nitekim kadınların elli eyaletin tamamında jüride görev alma hakkını kazanması 1975’i buldu.

On Dördüncü Değişiklik “hukuki usul” hükümlerini eyaletlerde uygulamaya koydu. Bununla amaçlanan azat edilen köleleri insan sınıfına dâhil etmekti, fakat sonuç farklı oldu. Birkaç yıl içinde teknik olarak azat edilen köleler siyahi yaşantının suç sayıldığı, Douglas Blackmon’un bu suça ilişkin anlatımının başlığını alıntılamak gerekirse, “başka bir isimle kölelik” anlamına gelen ve bugün yeniden geçerli olan bir rejime teslim edildi. Gerçekte, On Dördüncü Değişikliğe değinilen davaların hemen hepsi ticari kuruluşların haklarıyla ilgiliydi. Günümüzde, devlet gücüyle yaratılıp korunan bu yasal kurgular sadece sermayeleri, ölümsüzlükleri ve sınırlı sorumlulukları nedeniyle değil, kendilerine insanlar için var olmayan eşi benzeri görülmemiş haklar veren, yanlış isimlendirilmiş “serbest ticaret” anlaşmalarıyla da insanoğlundan çok daha fazla hakka sahiptir.

Beyaz Saray’daki anayasa avukatı ek uyarlamalar getirdi. Adalet Bakanlığı, en azından “terör suçları” söz konusu olduğunda, “hukuki usulün” yürütme organı bünyesindeki iç müzakerelerden memnun olduğunu açıkladı. Kral John duysa başı ile onaylardı. “Suçlu” terimi de fazlalıklarından arındırılarak tanımlandı: Şimdiki anlamı, “Beyaz Saray’ın suikast hedefi.” Üstelik ispat külfeti yürütmenin kaprisi nedeniyle çoktan suikasta uğramış olanlara yüklendi. New York Times’ın bildirdiği gibi, “Obama sivil kayıpları sayarken ölümden sonra masum olduklarını kanıtlayan kesit istihbarat olmadığı sürece bir saldırı anında orada bulunan askerlik çağındaki tüm erkekleri savaşçı kabul eden tartışmalı bir yöntem benimsedi.” Buradaki yol gösterici ilkeler açık: güç en önemli şeydir; “hukuk” ve “adalet” ve diğer saçmalıklar duygusallara bırakılabilir.

Öte yandan, gerçek bir birey adayı hedef alındığında sorunlar çıkar. Sözlü ve yazılı olarak ve ayrıca belirsiz eylemlerle cihat propagandası yapmakla suçlanan Anvar el Avlaki’nin öldürülmesinin ardından olduğu gibi. Bir New York Times manşeti Avlaki öldürüldüğünde genel elit tepkiyi yakaladı: Batı bir Vaizin Ölümünü Kutlarken Ortadoğu Omuz Silkiyor. Avlaki’nin Amerikan vatandaşı olması bazı tepkilere neden oldu. Ama bu şüpheler bile hızla giderildi.

Şimdi Büyük Ferman’ın hüzünlü kalıntılarını bir kenara bırakıp Magna Carta’nın yoldaşına, 1217’de düzenlenen Orman Fermanı’na dönelim. Orman Fermanı’nın önemi bugün belki de daha geçerli. Peter Linebaugh’un zengin belgelerle desteklediği, Magna Carta’nın ufuk açıcı tarihçesinde anlattığı gibi, Orman Fermanı ortak malların dış güçlerden korunması çağrısında bulundu. Ortak mallar genel nüfusu ayakta tutan her şeyin kaynağıydı: gıda, yakıt, inşaat malzemeleri, bir tür sosyal yardımlaşma, yani yaşam için gerekli olan her şey.

On üçüncü yüzyıl İngiltere’sinde orman ilkel bir yaban alan değildi. Kullanıcıları tarafından nesillerce özenle yetiştirilmişti ve zenginlikleri herkese açıktı. İngiltere’nin büyük sosyal tarihçisi R. H. Tawney ortak malların ekilebilir arazisi olmayan taşralılarca kullanıldığını yazdı. Bu “açık tarla tarımı sisteminin…” sürdürülebilirliği “…kesin yapılanmaya izin veren belgesel kayıtlara değil, ortak bir geleneğe dayanmaktaydı. Günümüzde de varlığını sürdüren geleneksel toplumlarda olduğu gibi, sistemin sınırları inanç düzeyine bağlıydı ve bu inançla yerleşik kadim halklar sadece akıl gözünden bakmakla görülemeyen bu sınırları kabul etmeye ikna edilebilirdi.”

On sekizinci yüzyıl itibariyle ferman meta ekonomisinin ve kapitalist uygulamanın ve ahlaki kültürün azizliğine uğramıştı. Linebaugh’un ifadesiyle, “Orman Fermanı ya unutuldu ya da gotik geçmişe emanet bırakıldı.” Ortak mallar müşterek yetiştirme ve kullanım için artık korunmayınca halkın hakları neredeyse görünmeyecek kadar azalan, özelleştirilemeyen şeyler sınıfıyla sınırlı kaldı.

Kapitalist gelişim sadece ortak mallara nasıl davranıldığına değil, onların nasıl algılandığına ilişkin de radikal bir yenilik getirdi. Bugün hâkim olan görüşü Garrett Hardin’in etkili savı, “Ortak mallarda özgürlük herkesi perişan eder” yansıtır. Bu, ünlü “ortak malların trajedisidir”: sahibi olmayan şeyler bireysel açgözlülükle yok edilecektir. Daha teknik bir formül iktisatçı Mancur Olson’un şu çıkarımında yer alır: “Bireyler sayıca epey az olmadıkça veya bireyleri ortak çıkarları doğrultusunda davranmaya yönlendiren bir baskı ya da bir başka özel araç olmadıkça makul ve çıkarcı bireyler için ortak veya grup çıkarlarını korumak önemli olmayacaktır.” Buna bağlı olarak, ortak mallar özel mülkiyete teslim edilmediği sürece yok olmalarını önlemek için acımasız devlet gücüne başvurulmalıdır. Bu çıkarım akla yatkındır; “makullüğün” kısa vadeli, bireysel maddi kazancı en yüksek düzeye çıkarmaya fanatikçe bir bağlılık riski taşıdığını göz önünde bulundurursak.

Bu tahminlere itirazlar oldu. 2009’da Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan merhum Elinor Ostrom, çalışmasında balık stoklarının, otlakların, ormanlık alanların, göllerin ve yer altı suyu havzalarının bir kullanıcı tarafından yönetilmesinin sağladığı üstünlüğü gösterdi. Çalışmasındaki Ortak Malları Yönetmek adlı tarihsel inceleme Orman Fermanı’nı ve yüzyıllardır süregelen ortak malları yetiştirme uygulamasını dikkate almasa da Ostrom araştırdığı başarı öykülerinin “ortak-havuz kaynakları problemlerini çözmenin tek yolunun dış mercilerin özel mülkiyet hakları veya merkezi bir düzenleme dayatması” olduğunu düşünen pek çok politika analistinin kanaatini en azından değiştirebileceği sonucuna vardı.

* * *

Artık çok iyi bildiğimiz üzere, açgözlülük nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan ve bizi de beraberinde götüren ortak kullanılan şeyler değil, özel mülkiyete ait olanlardır. Bu gerçek hemen her gün doğrulanıyor. Yüz binlerce insan ortak malların süregelen ekolojik yıkımına ilişkin vahim tehdide dikkat çekmek için 21 Eylül’de Manhattan caddelerinde yürürken New York Times “2013’te küresel sera gazı emisyonlarının %2,3 artışla rekor seviyelere çıktığını,” ABD’de ise emisyonların %2,9 artarak yakın zamanlı bir azalmayı tersine çevirdiğini bildirdi. Ağustos 2014’te en yüksek sıcaklıklar kaydedilirken JAMA (Amerikan Tıp Derneği Dergisi) otuz yıl içinde New York’ta sıcaklığın 32 dereceyi aştığı gün sayısının üç kat artabileceğini öngördü. Daha sıcak iklimlerde bu durumun çok daha ciddi etkileri olabilir.

İnsanoğlu adına bir çevre felaketinin önlenebilmesi için dünyanın fosil yakıt rezervlerinin çoğunun yerin altında kalması gerektiği anlaşılmış durumda, fakat devlet destekli kapitalist kuruluşların mantığı uyarınca özel sahipleri bu rezervleri sonuna kadar sömürmek için birbiriyle yarışıyor. Chevron fosil yakıtlardan çok daha fazla kâr ettiği için küçük bir yenilenebilir enerji programından vazgeçti. Ve Bloomberg Businessweek’in bildirdiğine göre, ExxonMobil “iklim değişikliğine rağmen fosil yakıtlara lazer gibi odaklanmasının makul bir strateji olduğunu” açıkladı. Bunların hepsi kapitalizmin “makullük” kuramına uygun.

Geriye kalan ortak malların küçük bir kısmı federal arazidir. Enerji lobisinin yakınmalarına rağmen, İçişleri Bakanlığı’na göre, 2013’te karadaki federal arazilerden üretilen ham petrol miktarı son on yılın en yükseğiydi ve bu miktar Obama idaresi altında durmadan arttı. New York Times ve Washington Post gibi gazetelerin iş sayfaları “yavaşlama belirtisi göstermeyen, piyasayı ham petrol ile coşturan ve benzin fiyatlarını düşük tutan Amerikan enerji üretimindeki artış” ile bayram ediyor. Tahminlere göre, ABD “gelecek yıl günlük yakıt üretimine bir milyon varil daha eklerken benzin ve dizel gibi işlenmiş ürün ihracatını artıracak.” Fakat kara bir bulut hissediliyor: Nitekim üretimi en üst düzeye çıkarmak “piyasayı mala boğarak yıkıcı bir etkiye yol açabilir.” Çevre ve Bayındırlık İşleri Senato Komitesi’ne başkanlık eden ve iklim değişikliğini reddeden James Inhofe ve ona benzeyen diğer yetkililer olduğu sürece torunlarımıza çok daha harika haberler vermeyi bekleyebiliriz.

Tüm bu uzak olasılıklara rağmen, Halkların İklim Yürüyüşüne katılanlar yalnız değil. Katılımcıların dünya çapında başlıca destekçilerinin kendilerine özgü Orman Fermanı sürümlerini korumaya devam eden, hayatta kalmayı başarmış yerli topluluklar olmasında ufacık bir ironi yok. Kanada’da Kitkatla yerlileri Yargıtay’ın yerli toplulukların haklarına ilişkin son zamanlarda verdiği kararlara güvenerek topraklarından geçen katran kumu boru hattı aleyhine dava açıyor. Ekvador’daki büyük yerli topluluk kaybedilen kârın bir bölümü zengin devletlerce karşılanırsa devletin akaryakıtın bir kısmını yerin altında, yani olması gereken yerde tutma teklifini sunmasında önemli rol oynadı. (Teklif reddedildi.) Yerli bir çoğunluk tarafından yönetilen ülke Bolivya, 140 ülkeden 35 bin katılımcıyla 2010’da bir Dünya Halkları Konferansı düzenleyerek emisyonları ciddi oranlarda azaltma çağrısında bulunan Halkların Anlaşması ile Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi’ni hazırladı. Bunlar dünyanın her yerindeki yerli toplulukların başlıca talepleridir.

Dolayısıyla, 800 yıl sonra bu iki fermanı anarken tüm bunlar bize ciddi ciddi düşünmemiz ve kararlılıkla harekete geçmemiz için yeterli neden sunuyor.

Kaynak: http://www.thenation.com/article/198513/killing-commons#

Çeviren: Hande Ölçeroğlu