Nilüfer Hanım, bana IUCN’de (Dünya Doğa Koruma Birliği) yaptığınız görevi kısaca anlatabilir misiniz?

IUCN organizasyonu genel kurul, konsey ve sekretaryadan oluşur. Konseyde değişik bölgelerden seçilmiş temsilciler bulunur. Ben dört sene önce Batı Avrupa Bölgesi’nin konsey üyesi seçildim. Bu IUCN’nin idaresinden sorumlu olmak demek. Bir nevi politikasını, kuralları tekrar gözden geçirmek, gelecek dört senenin politikasını, programını oluşturmak...

Eylül ayının başında Hawaii’de gerçekleşen IUCN toplantısındaydınız. Nasıl buldunuz, toplantının genel atmosferini anlatır mısınız?

Hawaii’de çok başarılı bir kongre gerçekleştirildi. Neden diyeceksiniz; bir kere rekor katılım oldu, tam 10.100 delege katıldı. İkincisi, inanılmaz bir medya ilgisi vardı, IUCN tarihinde bir kongre ilk kez bu kadar ilgi gördü. Bilhassa sosyal medyada yankı buldu, mesela Amerika’da sosyal medyanın gündemi oldu.

Önemli konuklar var mıydı?

Biyoçeşitliliğin babası Edward Osborne Wilson, konuklar arasındaydı, doksan küsur yaşında bir adam, ayakta alkışlandı. Çünkü o yaşta beyni pırıl pırıl ve herkesten daha radikal. Diyor ki: “Ne yüzde 10’u, ne yüzde 17’si, dünyanın yüzde 50’sini koruma altına almalıyız.” Ve bununla ilgili bilimsel çalışmaları var, 90 yaşının üstünde ama çok aktif.

Aklınızda hangi ilgi çekici olaylar kaldı?

Pasifik Adaları’nın siyasi liderleri için özel bir oturum düzenlendi. Eylül ayının ilk günü, sabah altıda Pasifik ulusları kendi kültürlerine özgü farklı teknelerle Hawaii’ye geldi. Obama geldi, dünyanın en büyük deniz koruma alanını ilan ettiklerini açıkladı.

Adaların kültürünün korunması önemliydi. Yerli halkların hakları ön plana çıktı. Mesela Hawaii’deki volkanın tepesinde rasathane yapmak istiyorlar ama orası kutsal yer ve büyük tartışma konusu oldu.

IUCN kongresinde hangi uluslararası işbirliklerinin yaygınlaşması için çalışmalar ne durumdaydı?

IUCN’nin özelliği şu: Ne Birleşmiş Milletler’de ne de başka bir kurumda hem sivil toplum kuruluşlarının hem de hükümetlerin bir arada üye olduğu ve bir arada karar aldıkları bir yapı bulamazsınız. Her üye karar önerisi hazırlayabilir, sunabilir. Bunların en tartışmalısı fildişi konusuydu. Ülkelerin kendi iç hukuklarında fildişi satışının yasaklanmasını teşvik eden bir karar. Çok büyük tartışmaya yol açtı. Biliyoruz ki fildişi demek, fillerin öldürülmesi demek ve bilimciler böyle devam ederse otuz yıl içerisinde dünyada fil kalmayacak diyor. Onun için bazı kurumlar ve mesela Etiyopya gibi bazı ülkeler bu konuya önem veriyor. Öbür taraftan Güney Afrika diyor ki biz fillerimizi gayet iyi bir şekilde sürdürebilir olarak avlatıyoruz. Sonra IUCN’de o genel kurulda demokratik oylama yapıldı ve burada karar yüzde 80 ile çıktı.

Son yıllarda IUCN’de özel sektörle doğa korumanın yakınlaşmasına ilişkin bir eğilim gözlemliyorum. Hawaii’de bu tarz işbirlikleri konuşuldu mu?

Bu IUCN için de, konsey üyeleri için de tartışmalı bir konu. Bazıları çok sıcak bakmıyor fakat şöyle: IUCN’nin bir politikası var yani politikanın ötesinde bir protokolü var, bu tür bir işbirliği yapılacaksa belirli kriterlerin yerine getirilmesi lazım. Ben konsey üyesiyken bazı şirketlerin sözleşmesini sonlandırdık. Dolayısıyla sınırlar var ama şu da bir gerçek; iş dünyasını dahil etmeden gerekli değişimleri yapmak zor. Mesela karbon salınımı azaltımı, iklim değişikliği. İş dünyası olmazsa emisyonları nasıl azaltacağız? Onları bu işin dışında tutmak uzun veya kısa vadede mümkün değil. Fakat o dengeyi sağlamak önemli. IUCN, markasını çevreci gibi göstermeye çalışarak yaklaşan şirketlerin (greenwash) ayrımında. Yeni genel direktörümüz Dünya Bankası’ndan geldi, onun etkisi olacak, şimdiki başkanımız da öyle, onlar iş dünyasıyla işbirliği yapılmasına daha sıcak bakıyor.