Hayatı cepheden cepheye koşmakla geçmişti. “Sivil hayat ve diplomasinin merasimli hayatı hakkında hiçbir fikri, hiçbir tecrübesi” yoktu. Lozan’a vardığındaki durumunu “çizmeyi ayağımdan çıkarıp ilk defa sivil iskarpin giyiyorum” sözleriyle ifade etmişti. Ama muharebe meydanından henüz çıkıp gelmiş biri olarak, bulunduğu ortamın yeni bir muharebe meydanı olduğunu çabuk kavramış ve tek bildiği şeyi, muharebe usullerini uygulamaya daha Lozan’a gelmeden karar vermişti.

İstanbul’dan hareket eden Şark Ekspresi’nin tam doksan dört yıl önce, 11 Kasım 1922 günü yolcularını indirdiği gardayım. Çevreye bakıyorum; İsmet Paşa’nın “iskarpinleriyle” ayak bastığı gar herhalde bugünkü kadar hareketli değildi. Kentin yamaçlara yayılmış mahallelerini Uşi (Ouchy) Limanı’na bağlayan metro da hemen garın altından geçiyor. Leman Gölü’ne hâkim yeşil yamaçlara serpiştirilmiş evleri, görkemli katedralleri, şatoları, mimari yarışmaya çıkmış gibi kendini sergileyen binaları ve sanatçı ellerin düzenlediği bahçe ve parklarıyla gerçek bir “bahçe şehir”in, Mustafa Kemal’in “asırlık hesaplar görüldü” dediği Lozan’ın kapısı işte bu gar.

İsmet Paşa ve ekibi gara geldiğinde güvenlik gerekçesiyle kimse içeri alınmamıştı. Karşılayıcılar arasında Fransa konsolosu, Lozan belediye başkanı ve polis müdürüyle Türk konsolosu vardı. İsviçre’de yaşayan Türk ve Mısırlı öğrencilerden oluşan küçük bir grupsa istasyon dışında heyecan ve sevinç içinde bekleşiyordu. Gazetecilerin en çok merak ettiği kişi İsmet Paşa’ydı. Çaprazlama fişeklikleri, tüfekleriyle Küçük Asya dağlarından henüz inmiş bir savaşçı görmeyi umuyorlardı. Oysa trenden giyim kuşamı, silindir şapkası, davranışları, konuşma tarzıyla seçkin bir diplomat inmişti. Kuşkulu gözlerle çevresini süzen bu “Türk generali” ilk bakışta onlar için hayal kırıklığıydı. Gazetelerine geçecekleri haberler için kafalarında oluşturdukları “Doğulu savaşçı” imajına hiç mi hiç uymayan bir portreyle karşılaşmışlardı.

İsmet Paşa ve ekibi, gara yakın bir otele, Lozan Palas Oteli’ne yerleşti. Otel kentin tarihi merkezindeydi ve Lozan’ın en güzel otellerinden biriydi. Halen de öyledir. Çiçekli balkonları bir yandan Alpleri, bir yandan da Leman Gölü’nü seyreder. Hemen yanındaki uçurum, kenti ikiye ayırır. Bu uçurumun İsmet Paşa ile ilgili bir hikâyesi vardır. Kendi ağzından dinleyelim: “Ne kadar bezmiştim bazen. Lozan’daki son krizi hatırlarım. İmza edeceğiz. Fakat cevap alamıyoruz. Ankara cevap vermiyor. Bir ara büyük salondayız. Terasa açılan büyük bir camlı kapı var. Terasın altı uçurum. Ben kapının arkasına geçiyor terasa yürüyorum. Arkadaşlar birden telaş ediyorlar…” Paşa o anda nasıl bir sıkıntı içindeyse arkadaşları intihar edeceğini düşünüyor.

Türk heyeti bu otelde aylarca kaldı. Uzun, zor, sert müzakerelere burada hazırlandı. İsmet Paşa, ilk basın toplantısını daha Lozan’a adım attığı saatlerde işte burada yapmıştı. Gazetecilere karşı karşıya kaldığı sürprizi anlatmıştı; “çağırdılar geldik fakat meydanda yoklar” demişti. Barış görüşmelerine başlamak üzere Türk heyetini davet eden Müttefik devletler, konferansı bir hafta ertelemişti. Paşa konuşmasını bitirdiğinde, yabancı gazetecilerden biri İstanbul hükümetini kastederek “Babıâli konferansa katılacak mı” diye sormuştu. Cevap kısa ve kesindi: “Babıâli yoktur!”

Oysa daha yirmi gün kadar önce, 22 Ekim 1922 günü, müttefikler hem Ankara hem de Babıâli’yi Lozan’a davet etmişti. Barış görüşmelerine Babıâli’yi de katarak, silah zoruyla ya da anlaşmalarla elde ettikleri çıkarlarını korumak istiyorlardı. Mustafa Kemal’in cevabı çok sertti; 2 Kasım’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde saltanat kaldırılmıştı. İsmet Paşa Lozan’a henüz varmışken, 17 Kasım’da Padişah Vahideddin, “İngiltere’nin himayesine sığınarak” bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrıldı. Padişah olmadığına göre İstanbul hükümeti de yoktu. O ana dek isteklerini dayatmaya alışkın Müttefikler şaşkın ve kararsızdı. Türkiye’nin “Lozan Konferansı’nda tek heyet tarafından temsil edilmesini memnunlukla” karşılayacaklarını bildirmek zorunda kaldılar.

Fransız ve İngiliz heyetleri, 19 Kasım’da Lozan’a geldi. Fransız delegelerin bir kısmı, İsmet Paşa’nın da kaldığı Lozan Palas’a yerleşti. İngiliz heyetiyse Leman Gölü kıyısındaki Beau Rivage Oteli’ni tercih etti. Beau Rivage, aynı zamanda Lozan müzakerelerinin bir kısmına da ev sahipliği yaptı. Bugün otelin girişinde, görüşmelerin burada yapıldığını hatırlatan bir plaket bulunuyor.

 

İlk Karşılaşma

Lozan Konferansı için kente gelen delegelerin ilk karşılaşma yeriyse Mont Benon Gazinosu’ydu. Lozan’ın en güzel binalarından biriydi ve konferansın 20 Kasım 1922’deki açılış töreni için gelin gibi süslenmişti. Konferansa İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Japonya temsilcileri katılıyordu. Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan ise Boğazlarla ilgili konular çerçevesinde yer alıyordu. ABD ise gözlemci olarak bulunacaktı.

Mont Benon’a uzanan yollar kordonlarla kesilmiş, çevreye toplanan halkın meraklı bakışları altında delegeler, danışmanlar, katipler, gazeteciler ve davetliler salona alınmıştı. Salona en son ülkelerin başdelegeleri girdi. Yunan Başbakanı Venizelos, İtalya diktatörü Mussolini, Japon diplomat Hayaşi, Bulgaristan diktatörü Stambuliski’nin ardından mağrurların ikinci en büyüğü Fransa’nın dışişleri Bakanı Poincare. Sonra da elinde bastonuyla Lord Curzon göründü. Azametli Lord, “ufak tefek” bir adamın koluna girmişti. O kişi İsmet Paşa idi. Bu iki adamın salona birlikte girişi yadırganmamalıydı; müzakerelerin gerçek tarafları bu ikisi ve temsil ettikleri devletlerdi ne de olsa.

Açılışı İsviçre Konfederasyonu Başkanı Robert Haab yaptı. Ardından kürsüye Lord Curzon çıktı, kısa bir temenni nutku çekti. Tören böylece bitecekti. Fakat İsmet Paşa söz istedi; kendisi taraftı ve karşı taraf yani Lord Curzon konuştuğuna göre kendisinin de söz hakkı olduğunu düşünüyordu. İşte İsmet Paşa’nın ilk kuralı; bir barış müzakeresi yapılıyorsa taraflar arasındaki eşitlik asla ihlal edilmemesi gereken ilkeydi. Amerikalı gözlemci o dakikayı şöyle anlatıyor: “İsmet Paşa yerinden kalktı, tartışmaya açık ve tehdit edici tabiatlı, çok talihsiz bir konuşma yaptı… Mussolini’nin yüzünde son derece vahşi bir ifade belirmişti, İsmet’in gırtlağına atılmak ister gibi bakıyordu.”

Gazeteci Ali Naci Karacan’ın sözleriyle, “bu bir nutuk değil, Türkiye’nin çektiği ıstıraplardan doğan bir iddianame idi”. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra, “Türk milletinin maruz olduğu sonsuz hücumları ve ıstırapları burada hatırlatmaktan kendimi alamıyorum” demiş, Türkiye’yi “mahvetmek ve yıkmak fikriyle muntazaman yapılmış tahribatı” anlatmıştı. Açılış töreni böylece sona erdiğinde anlaşılmıştı ki Türkiye buraya önüne sürüleni imzalamaya gelmemiştir.

 

İkinci Adam’ın Doğuşu

İsviçre hükümeti, görüşmeler için Leman Gölü kıyısındaki Uşi Şatosu’nu tahsis etmişti. Şato, üç katlı, kırk odalı taş bir ortaçağ yapısı ve otel olarak hizmet veriyor. İç avlusundaki duvarda, burada yapılan görüşmelere katılan ülkelerin yazılı olduğu bir levha asılı. Müzakerelerin yapıldığı büyük toplantı salonuysa o günkü özelliklerini koruyacak şekilde restore edilmiş durumda.

Bu salon aylar süren sert tartışmalara, ince alaylara, zekice esprilere sahne oldu. Diplomatik nezakete ve dostluk gösterilerine, savaş tehditleri eşlik etti. Türkiye’nin İkinci Adam’ı burada doğdu. Fransızca biliyordu ama uluslararası bir konferansın gerektirdiği düzeyde değildi. Diplomasiye yabancıydı; bir askerdi sadece.

Arkadaşları onu diplomasinin usulleri konusunda uyarıyorlardı; “şöyle konuş, böyle söyle”. Kızmıştı: “Bana bakın, sizin usul dediğiniz şey benim tatbik ettiğimdir.” Gerçekten de görüşmeler başladığında, diplomatik arenanın kurtları ki en yeteneklileri hiç kuşkusuz zamanında Hindistan Genel Valiliği ve Kral Naipliği görevlerini de yürütmüş bulunan İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’du, karşılarında hiç alışık olmadıkları bir rakip buldu. Neredeyse her teklife, her öneriye itiraz ediyor, kendi önerisi ya da fikri sorulduğunda susuyor, tüm tarafların görüşleri masaya serildikten sonra bile kendi görüşünü açıklamak için zaman istiyor, bazen bir kelime üzerinde fırtına koparıyor, bazen en hiddetli saldırıları duymazdan geliyor ama her koşulda kendi kurallarına göre oynuyordu.

Bazı meseleleri kesinlikle tartışma dışı addediyordu. Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği mihenk taşıydı. Her müzakere maddesini öncelikle bu açıdan ele alıyor, “Türkiye’nin hükümranlığına” halel getireceğini düşündüğü hiçbir şeyi tartışmaya yanaşmıyordu. Ayrıca elinde bir “müzakere edilemeyecekler” listesi de bulunuyordu: Anadolu’nun doğusunda bir Ermenistan devleti; kapitülasyonlar; ordu ve donanmanın sınırlandırılması; Boğazlar ve Gelibolu Yarımadası’nda yabancı kuvvet bulundurulması. Bu konularda diretilirse görüşmeler kesilecekti. Diğer meselelerde görüşmelerin gidişatına göre bazı tavizler verilebilirdi.

Müttefik devletler de kararlıydı. Antlaşma şartlarını belirlemişlerdi. Geriye tüm bu şartları görüşme masasında kabul ettirmek kalmıştı. Türkiye’nin direnemeyeceğini düşünüyorlardı. Nitekim ilk toplantı 21 Kasım’da açıldığında, gerek sayı bakımından gerekse temsil ettikleri güç bakımından heyetler arasında keskin dengesizlik göze çarptı. Bir yanda dünyaya hükmedenler ve onların peykleri; öbür yanda bir başına Türkiye. Tabii konferansın tek hâkimi İngiltere’ydi, Türkiye delegesi Rıza Nur’un deyimiyle “diğerleri dekor ve figüran nev’inden; hepsi İngiltere’nin direktifi mucibince hareket ediyorlar”dı. Doğal olarak tartışma İngiltere ile Türkiye arasında cereyan ediyordu.

Konferansın başarısızlıkla sonuçlanan ilk devresi yaklaşık iki buçuk ay sürdü. Tutanaklar, bu süre boyunca Uşi Şatosu’nda yaşanan fırtınalı tartışmaların, diplomatik hamlelerin, hesaplaşmaların, ifşaatın, itirafların canlı tanığıdır. Örneğin İsmet Paşa, Yunan ordularının Anadolu’da yarattığı yıkımı hatırlatıp savaş tazminatı talebinde bulunduğunda Yunanistan temsilcisi Venizelos, Müttefiklerin gözlerinin içine bakarak şu itirafta bulunmuştu: “Yunan ordusunun kendi teşebbüsü ile değil, Müttefiklerin daveti üzerine ve Yunanistan’ın hususi menfaati için değil, Müttefiklerin menfaati için İzmir’e çıktığı inkar edilemez bir gerçektir...” Müttefikler bu utanç verici konuşmayı sessizce dinlerken İsmet Paşa, “hayır, sizi Anadolu’ya kim davet etmiş olursa olsun, tazminattan kurtulamazsınız” demişti. Sonraki tartışmalarda bir tazminat talebiyle de Türkiye karşılaşmıştı. Müttefikler, Türkiye’yi işgal ettiklerini, bunun masraflı iş olduğunu, Türkiye’nin “işgal tazminatı” ödemesi gerektiğini öne sürdü. İsmet Paşa’nın cevabı ağırdı: “Adalet ve hakkaniyet, Türkiye’den işgal masraflarının istenilmesi şöyle dursun, bu işgallerin ona verdiği hasarların tazmin edilmesini icap ettirir.”

Benzer bir ifşaat da Boğazlar meselesinde ortaya saçılmıştı: Türkiye, Boğazlara komşu ülkelerin bu meseledeki görüşmelere katılması gerektiğini teklif etmiş ve Sovyetler Birliği’nin de çağrılmasını sağlamıştı. Boğazların görüşüldüğü oturum tam taktik savaşına dönüşmüş, Türkiye - İngiltere çekişmesine, bir de Sovyetler Birliği İngiltere mücadelesi eklenmişti. Müttefikler, Boğazları silahsızlandırıp uluslararası bir komisyonun yönetimine vermek istiyordu. Sovyet delegesi Çiçerin, bir diplomat gibi değil, propagandist bir devrimci gibi konuştu. Boğazlarda hakimiyet hakkının Türkiye’de olduğunu, Türkiye’nin buraları istediği gibi tahkim edebileceğini söyleyerek Türk tezini destekledi. Hızını alamadı; Çarlık zamanında Müttefiklerin Boğazlar ve İstanbul’u gizli anlaşmalarla Rusya’ya vaat ettiğini ifşa etti. Ancak antiemperyalist Bolşevik hükümetin, Çarlık gibi bir istila siyaseti izlemediğini ve bu anlaşmaları yırtıp attığını belirtti. “Boğazlarda silahsız bir Türkiye, büyük devletler elinde bir oyuncak olur” dedi. Lord Curzon, Çiçerin’in diplomasi kurallarını altüst eden bu konuşmasına fena içerledi: “Bir an, İsmet Paşa’nın kalpağını Mösyö Çiçerin giymiş sandım” dedi.

 

Musul Meselesi

Sert tartışmalara konu olan diğer başlık da sınırlara ilişkin olarak, özellikle de Musul meselesinde ortaya çıktı. Trakya sınırı Balkan ülkelerini, Ege adaları İtalya’yı, Musul da İngiltere’yi ilgilendiriyordu. Ege Adaları, 1. Dünya Savaşı’ndan çok önce, 1911’de İtalya tarafından işgal edilmiş ve Osmanlı Devleti, 1912’de Lozan’da imzalanan Uşi Antlaşması ile adaların İtalya’da kalmasını kabul etmişti.

Musul öyle değildi. 1. Dünya Savaşı bittiğinde Musul Türk ordusu elindeydi ama İngiltere’nin baskısına direnemeyen İstanbul hükümetinin talimatıyla İngiliz işgaline terk edilmişti. Bu konuda Lord Curzon da İsmet Paşa da taviz vermedi. Paşa, Musul’un ahalisinin Kürt ve Türklerden oluştuğunu, halkın Türkiye’ye katılmayı istediğini, vilayetin coğrafi ve siyasi bakımdan Anadolu’nun ayrılmaz parçası olduğunu ve haksız olarak işgal edildiği için hukuken Türkiye’ye ait bulunduğunu ısrarla vurguladı. Musul’da gerekirse halkoyuna bile başvurulabilirdi. Lord Curzon, halkoyuna başvurulması fikriyle alay etti. “Kürt ve Arapların cahil olduklarını, seçim sandığı nedir bilmediklerini söyleyip “bunlar sandığı, getirenin başına atar” dedi. Savaş tehditleri savurdu; meseleyi Milletler Cemiyeti’ne götüreceğini bildirdi. Curzon blöf yapmıyordu ve herkes savaş tehdidi karşısında İsmet Paşa’nın yumuşayacağını sanıyordu. İsmet Paşa’nın son sözü, “Musul’un Türkiye’ye iadesini kabul ediniz” oldu. Musul tartışması başladığı gibi bitmişti.

Tabii en hazin tartışmalar azınlıklar sorununda yaşandı. Türkiye daha baştan azınlık haklarını tanımış, bu konuda “Avrupa devletlerinin kabul ettiği esasları” aynen uygulayacağını bildirmişti. Müttefiklerse bununla yetinmiyordu. Öncelikle Anadolu’da bir Ermeni devleti istiyorlardı. Venizelos, Balkanlar’da pek çok küçük devlet olduğuna göre “Anadolu’da neden üç devlet olmasın” dedi. Kendince sınırları da çizdi; doğuda Ermeni, batıda Rum, kalan kısımda da Türk devleti. Lord Curzon daha insaflıydı; bir Rum devletinden bahsetmeksizin, “bu koca memlekette Ermeniler için bir parça yer yok mu” diye sordu. İsmet Paşa için bu konu tartışma dışıydı; “Ermeni yurdu meselesini Türkiye hayalinden bile geçirmez” dedi.

Lord Curzon, ayrıca Türkiye’deki Hıristiyan azınlıklar için de genel af, askerlikten muafiyet ve Milletler Cemiyeti’nin sürekli himaye ve kontrolünü istedi. Yunanistan ve Türkiye arasında nüfus mübadelesi kabul edilmişti ama büyük ıstıraplara neden olan bu meseleden dolayı elem duyuyordu. İsmet Paşa, mübadele meselesinde Curzon ve Venizelos’un tavırlarına şaşırmıştı; mübadele Türkiye’nin istediği bir şey değildi. Bunu gündeme getiren Yunanistan, dayatansa Müttefiklerdi. Azınlık haklarıysa “âlemin kabul ettiği” şekilde tanınacaktı, azınlıkların askerlikten muaf tutulmalarıysa onları toplumdan dışlayacağı, ayrımcılığa sebep olacağı için kabul edilemezdi. Azınlıklar üzerinde Milletler Cemiyeti’nin himaye ve kontrolü sözkonusu olamazdı. Lord Curzon, sinirlerine hâkim olamadı ve “Milletler Cemiyeti’nin müdahalesinden niye korkuyorsunuz, biz korkmuyoruz, çünkü ellerimiz temizdir” dedi. Sıra İsmet Paşa’daydı: “Yabancı istilası yüzünden yakılıp yıkılan memleketlerinde çalışan Türk elleri bilhassa temizdir; bu eller hiçbir memlekete ne tecavüz, ne onu istila, ne de tahrip etmiştir.”

 

Kapitülasyon Çıkmazı

Kapitülasyonlar ve mali, hukuki işlere ait anlaşmazlıklar bardağı taşıran damla oldu. Konu kapitülasyonlarla yani Osmanlı Devleti ile Batılı devletler arasında bağlanmış anlaşmalarla, Osmanlı borçlarıyla, Türkiye’deki yabancılara tanınan imtiyazlarla ilgiliydi. Müttefikler, bir kısmı işgal sırasında İstanbul hükümetine imzalatılan bu anlaşmaların ve imtiyazların aynen kabulünü istiyordu. En çarpıcısı da şuydu: Türkiye’de mahkemelerde Türk yargıçların yanı sıra yabancı yargıçların da görev almasını gerekli görüyorlardı. Aynı şekilde eğitimden sağlığa pek çok alan uluslararası komisyonların denetiminde olmalıydı. Osmanlı borçlarının tasfiyesi için Düyun-ı Umumiye yetkili sayılmalıydı. Ayrıca Türkiye Müttefiklere işgal masrafı olarak 15 milyon altın “işgal masrafı” ödemeliydi.

Türkiye, bu teklifler içinde sadece Osmanlı borçlarını üstlenmeyi kabul etti ancak bunu da şarta bağladı. Bu borçlar, Osmanlı’dan ayrılan tüm devletlere taksim edilmeli ve Türkiye sadece kendi üzerine düşen kısmını ödemeliydi. Kapitülasyonlar meselesini tartışmaya bile gerek yoktu. Lord Curzon, “eğer kapitülasyon kelimesi hoş gelmiyorsa buna yeni bir şekil verebiliriz” diyerek tartışmayı denedi ama İsmet Paşa izin vermedi: “Biz istiklalimizi, hürriyetimizi istiyoruz, hiçbir sınırlama, hiçbir şekil, hiçbir imtiyaz kabul edemeyiz.”

Artık müzakerelerden sonuç alınamayacağı az çok belli olmuştu. Müttefiklerin savaş tehdidi de işe yaramadı. İsmet Paşa, “Ankara’ya döneceğim ve milletime diyeceğim ki Lord Curzon başkanlığındaki konferans harp istiyor” dedi. Sonunda 30 Ocak 1923’te Müttefiklerin belirlediği antlaşma metni Türk tarafına verildi, bir gün sonra da imzaya davet edildi. İsmet Paşa, “burada geçirdiğimiz iki buçuk ay, bütün o tartışma ve görüşmeler bir komedyadan ibaretmiş” dedi. Beklemeye tahammülü kalmadığını bildiren Curzon, yine de 4 Şubat’a kadar Lozan’da kaldı. O arada, aracılar İsmet Paşa’yı ikna etmek için seferber oldu. Son gün, son anda bir gelişme olur diye Lozan Garı’nda trenini bekleten Lord Curzon’a, İsmet Paşa’nın yanından gelen Fransız delegesinin söylediği söz şuydu: “Türkler son teklifleri de reddetti.”

Lord Curzon’dan sonra Müttefik ülke temsilcileri de ülkelerine döndü. İsmet Paşa gazetecilerle sohbetinde, bir gazetecinin “ne oldu Paşam” sorusuna, “ne olacak, hiç, esaret altına girmeyi kabul etmedik” cevabını verdi ve ekledi: “Bana haber vermeden gidiyorlarmış! İnsana bir haber olsun verilmez mi?” Müttefikler, Lozan Konferansı’nın kesilmediğini sadece askıya alındığını açıkladı. Aksi savaş demekti çünkü. İsmet Paşa ve ekibi de 7 Şubat günü Ankara’ya hareket etti.

Lozan Konferansı sonuçsuz kalmıştı. Ne Türkiye’nin ne de İngiltere’nin yeni bir savaşa tutuşacak hali vardı. O yüzden Türkiye ile Müttefikler arasında karşılıklı notalarla antlaşmaya ilişkin yazışmalar devam etti. Nitekim Türkiye’nin teklifiyle konferansın yine Lozan’da 23 Nisan 1923’te toplanması kararlaştırıldı. Konferans ikinci kez toplandığında, bu kez Lord Curzon yoktu; İngiltere’yi Horace Rumbold temsil edecekti. Diğer bir farklılık da ikinci kez görüşmelere başlanırken Türk tarafının pek çok önerisinin zaten kabul edilmiş olmasıydı. Yine de görüşmeler üç ay sürdü, ancak bu kez, ilk devredeki hararetli ve heyecanlı tartışmalara pek rastlanmadı. En sert tartışmalar beklendiği gibi kapitülasyonlar meselesinde kendini gösterdi ama İngiltere - Türkiye arasında değil, Fransa - Türkiye arasında.

Son toplantı 17 Temmuz’da yapıldı ve 24 Temmuz’da Rumine Sarayı’nda düzenlenen törenle imzalandı. Burası, Türkiye için bir devrin kapanıp yeni bir devrin açıldığı yer oldu. Taraflar için zaferler ve hezimetlerle dolu korkunç savaşlardan sonra kılıçlar kınına sokuldu ve bu salonda, yeni bir devlet büyük fedakârlıklarla elde ettiği “istiklalini” tüm dünyaya kabul ettirdi.

 

Sonsuz Barış

Türkiye Lozan’da barış masasına oturduğunda 11 yıl süren savaşlardan henüz çıkmıştı. 1911 Osmanlı - İtalya savaşını, 1912 - 13 Balkan Savaşları; 1. Dünya Savaşı’nı Kurtuluş Savaşı izlemişti. Ülke son dört yılını işgal altında geçirmiş, en genç ve yetenekli kuşaklarını savaşlara kurban vermiş, baştan sona yıkıma uğramıştı.

Türkiye bağımsızlığını önce savaş meydanlarında kazandı. Lozan’da yapılan antlaşmayla barış içinde yaşayacağı özgür geleceğini garanti altına aldı. Nitekim Lozan Konferansı’nın asıl ve öncelikli hükmü, Türkiye’nin bağımsız, özgür ve eşit bir devlet olarak kabul edilmesiydi.

Antlaşmanın ilk maddeleri Türkiye’nin sınırlarıyla ilgiliydi. Buna göre mevcut Bulgaristan sınırı değişmedi. Yunanistan - Türkiye arasındaysa Meriç Nehri sınır olarak belirlendi. Yunanistan, Meriç’in batı yakasındaki Karaağaç bölgesini savaş tazminatı karşılığı Türkiye’ye bıraktı. Ege Denizi’nde Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan adaları Türkiye’ye devredildi. Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adaları Yunanistan’a bırakıldı. Bu adalar silahsızlandırıldı. 1911’den beri İtalya işgalindeki On İki Adalar, yine bu ülkede kaldı. Suriye sınırı, Fransa ile Türkiye arasında 1921’de imzalanan antlaşmaya göre belirlendi; 1939’da Türkiye’ye katılan Hatay hariç bugünkü sınır elde edildi. Tek çözümsüzlük Irak sınırıyla ilgiliydi. Musul anlaşmazlığı nedeniyle Lozan’da Irak sınırı belirlenmedi ve bu konunun Türkiye ile İngiltere arasında görüşülmesine karar verildi. Anlaşmazlık Lozan sonrasında da devam etti ve Musul sorunu Milletler Cemiyeti’ne havale edildi.

Boğazlar ve Gelibolu Yarımadası’nda Türkiye’nin hâkimiyeti tanındı. Ticari gemiler için tam geçiş serbestisi getirildi, Karadeniz’e çıkacak savaş gemileri tonaj bakımından sınırlandırıldı. Geçişleri denetlemek için uluslararası bir komisyon görev yapacaktı. Bu sınırlandırmalar ve komisyon, 1936’da Lozan’ın yanı başındaki Montrö’de imzalanan sözleşmeyle kaldırıldı.

Türkiye, Hıristiyan azınlıklarla ilgili olarak uluslararası antlaşmalarda belirlenmiş evrensel hakları kabul etti. Yunanistan’daki Türklerle, Türkiye’deki Rumların mübadelesi zorunlu sayıldı. Aslında Anadolulu Rumların büyük çoğunluğu Lozan Konferansı’ndan önce, Yunan yenilgisiyle Türkiye’yi terk etmişti. Lozan’da varılan mübadele anlaşmasıyla Türkiye’yi terk eden Rumların sayısı sadece 190 bindi, karşılığında Yunanistan’dan 355 bin Türk göç ettirilmişti. Demek ki mübadeleye konu olan bir milyondan fazla Rum’un çok büyük kısmı Lozan’dan önce Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştı. İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri ise mübadele kapsamı dışında tutulmuştu.

Müttefikler Türkiye’den istedikleri savaş tazminatından vazgeçti. Adli ve ticari kapitülasyonlar kaldırıldı. Türkiye kabotaj hakkını elde etti. kıyılarında yapılacak deniz ulaşımı Türk gemilerine geçti. İmtiyazlar, mali kayıtlar ve sınırlandırmalar da kaldırıldı. Gümrük tarifeleri yeniden düzenlendi. Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan devletlere taksim edildi ve Türkiye sadece üzerine düşen kısmı ödemekle yükümlü oldu. O sırada işgal altında olan İstanbul ve Boğazların altı hafta içinde boşaltılması kararlaştırıldı. Müttefiklerin Boğazların güvenliği için savaş gemisi bırakma isteği kabul edilmedi.

Lozan Antlaşması, bu temel meselelerin dışında yeni Türkiye devletiyle ilgili pek çok düzenlemeyi de içeriyordu. Ancak Sevr gibi yenen - yenilen arasındaki ilişkileri belirleyen dayatılmış antlaşmalardan çok farklıydı. Daha önce yenilen devletlere (Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı) zorla kabul ettirilen Versailles, Saint-Germain, Trianon, Neuilly, Sevr antlaşmaları, barışı sağlamak bir yana yeni savaşlara kapı açmıştı. Lozan’da ise 1. Dünya Savaşı’nı (1914 - 1918) kazanan Müttefikler ile Kurtuluş Savaşı’nı (1919 - 1922) kazanan Türkiye arasındaki ilişkiler eşit koşullar içinde düzenlendi. Böyle olduğu içindir ki 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ayakta kalan, barışı yaşatan tek antlaşma olarak tarihteki yerini aldı.

Yeni antlaşma metni, Lord Curzon’un “imzalayın, imzalamazsanız Türkiye Asya’nın derinliklerinde kaybolur” dediği ilk metinden çok farklıydı. Türkiye en temel meselelerde istediklerinin çoğunu almıştı. Ama asıl önemlisi esaret bağlarından kurtulmuş ve bağımsız bir devlet olarak çağdaş devletler ailesine katılmıştı...