Bugün hiç bilmediğimiz bir gezegenden dünyamızı ziyarete gelen uzaylılar olduğunu ve bu olağanüstü varlıklarla ancak müzik aracılığıyla iletişim kurabildiğimizi varsayalım. Milyonlarca yıllık tarihimizin, uygarlıklarımızın ve insan aklının üretebildiği en son noktada acaba hangi eser veya besteci dünya dışından bir varlıkta kendisine karşılık bulur? Âşık Veysel, Elvis Presley, Zeki Müren, Mozart, Micheal Jackson, Bob Marley, Frank Sinatra, Beatles, Metallica, Beethoven ya da müziğin sınırlarını yıkmamızı isteyen Schönberg mi?

Avusturyalı besteci ve ressam Arnold Schönberg (1874 - 1951), 12 ton tekniği olarak bildiğimiz devrim niteliğindeki yeni müzik dilinin yaratıcılarından. 1908 yılında yazmış olduğu op. 10 numaralı yaylı sazlar dörtlüsünün ana fikrini oluşturan şiirinin başlığı ise şöyle: Başka Gezegenlerin Havasını Hissediyorum (Ich Fühle Luft von Anderen Planeten). Uzaya ilk uydunun fırlatılmasına henüz 39, Armstrong’un aya gitmesine 61 sene varken Schönberg bilmediği bir gezegenin havasını hissederek bir bakıma gelenekler ve kendini tekrar eden kurallar arasında sıkışmış dünyadan çıkış yolu arıyordu. Bugün sesler dünyasındaki konumu düşünüldüğünde başarılı da oldu. Peki ama 20. yüzyılın başlarında yeni bir müzik dili yaratmanın gerekliliğini hisseden Schönberg müzik tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen bu eserde yeni bir tını dünyasının, dolayısıyla da başka gezegenlerin kapılarını nasıl aralayabilmişti? Biçim değiştirerek. Yaratıcısı olduğu 12 ton sistemi özetle her bir notanın tekrarlanmamak suretiyle birbirine eşit değerde kullanılması ve dolayısıyla ses doğasının yüzyıllardır dayattığı armonik uyumun veya uyumsuzluğun tamamiyle ortadan kalkması anlamına geliyordu. Geçmiş birikimleri ve müzik geleneklerini tamamıyla yok eden 12 ton sistemi, sesler dünyasında demokrasi, adalet ve gerçekçiliğin saygın örneği olarak yepyeni bir anlatım vaat ediyordu. Bu durum bir başka açıdan müzik dilinin dünya sınırlarından çıkarılıp evrenler arası bir özbenlik arayışına dönüşmesi olarak da değerlendirilebilir. Kısacası Schönberg, en iyi bildiği iletişim aracının yani sesin ancak bu şekilde başka bir boyutla etkileşim yaratacağına inandı.

Schönberg’e göre 20. yüzyıl insanı konfor ve rahat düşkünüydü. Yegâne amaç zahmetsiz ve rahat bir yaşam sürebilmekti; hareketsiz, yıpratmayan, sorgulamayan dolayısıyla insanı yüzeyselleşmeye mahkûm eden bir yaşam biçimi. Bu anlayışın doğal olarak müziğe yansıdığını gören besteci şöyle diyor: “Geleneksel müzik durağandır. Ton sisteminin dışına çıkmaz, aynı aralıklarda dolanır durur. Her ne kadar romantik dönem bestecileri iç içe geçmiş ses ve akorlarla düzenin (tonun) sınırlarını zorladılarsa da sonuçta, düzenin (tonun) içinde hareket ederler. Tam kopuş yoktur. Nasıl toplumdaki yozlaşmış ve tutucu, ahlaki değerlere karşı mücadele ediyorsak yerleşmiş müzik kurallarına karşı da mücadele etmeli ve bu kuralları yıkmalıyız.”

Bu konforu ve beraberinde gelen eşitsizliği reddeden Schönberg’in bir dönem öğrencisi de olmuş ünlü Alman felsefeci ve müzik bilimci Theodor Adorno (1903 -1969) 12 ton sistemine göre düzenlenmiş müziği devrimci ve anarşist olarak tanımlamakta haklıydı. Bize neyin güzel neyin çirkin olduğunu söyleyen geleneklerimizin yıkılmasını ve müziğin bu noktada öncülük etmesini isteyen Schönberg kendi döneminde mutlak bir kabul görmedi. Oysa postmodern toplumun gerçek müziğinin ne olduğunu anlatırken yaklaşık 400 milyar galaksi içinde, 50 milyara yakın gezegen barındıran Samanyolu’nda bir topluiğne başından bile küçük olduğumuzu hatırlattığı için bugün dünya ona minnettar. Çünkü Schönberg’in müzikte çözülen sınırların, dünya içi ve dünya dışı varlıklarla yegâne iletişim aracımız olacağına inancı 12 ton sistemine göre yazdığı bestelerinde yaşamaya devam ediyor.