Boşnakların Yurdu

Bosna’da insanlığın tanık olduğu en dehşet verici soykırım savaşını sonlandıran Dayton Barış Anlaşması, 14 Aralık 1995’te imzalandı. Anlaşmanın 20. yıldönümünde Kemal Tayfur’un, soykırıma uğrayan Boşnakları ve Bosna’yı anlatan yazısını yeniden yayınlıyoruz.

Yazı : Kemal Tayfur

Fotoğraflar : Oktay Uludağ

2015-11-23

Bosna’nın kalbinde, Saraybosna’nın 30 kilometre kadar güneybatısında Visocica Dağı yükselir. İsmi zıtların uyumundan gelir; “hem yüksek, hem alçak, hem özgürlük hem de boyun eğiş demektir”. Üç ayrı zirvesi vardır; Mali Ljeljen (Küçük Geyik), Veliki Ljeljen (Büyük Geyik) ve Camiya (cami) –ki bu sonuncusu, üç ayrı patikayla ulaşılabilen, dağın gerçek zirvesidir.

Zirveye ulaştıran üç ayrı patikasıyla bu dağ, Bosna’nın manevi çekirdeğini oluşturan sufilerin sonuncusu (Saraybosna Üniversitesi’nde fenomenoloji üzerine dersler de veren bir fizik profesörü aynı zamanda) Rusmir Mahmutcehayiç’in anlattığına göre, Bosna’nın sembolüdür. Farklılıkların birliği içinde Bosna tarihinin bütünlüğünü sağlayan üç dini geleneğin; İslam’ın, Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin görünür işaretidir. Nasıl ki, insanı semavi en yüceye götüren pek çok yol vardır, hepsi farklı farklı ve kendine özgüdür; Visocica Dağı da, zirvesine ulaşmak isteyenlere üç ayrı yol sunmuştur. Yollar farklı, yolcular başka, zirve tektir. Zirveye götürdüğü için her patika aynı değerdedir ama yolcu sadece birini izleyebilir. Sonunda her yol, Visocica’nın bu üç patikası zirvede buluşur. Her patika, üzerinde yürüyen insanları topluluğa, zirve de o toplulukları insanlığa katar.

Sufilerin muhayyilesinde bir anlamlar denizine dönüşen bu dağın zirvesine Camiya denmesinin nedeni de budur. Camiya kelimesi, Arapçadaki “toplanmak”, “bir araya gelmek” anlamıyla belirir. Yani yollar farklı, amaç tektir. Bu amaç, bir olmaktır; farklılıkları içinde taşıyan bir bütünlüğe katılmaktır.

 

Bosna Annem

Bosna işte bu bütünün adıdır. Birliğin idealidir. Bu ideal olmadan, Bosna diye bir şey var olamaz. Boşnaksız bir Saraybosna, Sırp’ın yaşamadığı bir Vişegrad, Hırvat’ın olmadığı bir Mostar neye benzer? Ben gördüm; korkunç bir katliamla Boşnaklardan arındırılan Srebrenitsa’nın nasıl bir cehenneme dönüştüğüne ürpererek tanık oldum.

Bu toprakların barındırdığı halklar arasında, 1878’den sonra kovula kovula tükenen Türkler de vardı. Katolik İspanya’nın kovduğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun en mutena şehirlerini onlara açtığı Yahudiler de. Yahudiler burada sadece bir sığınak değil, tarihleri boyunca hiç yaşamadıkları bir dinsel özgürlük de buldular; ta ki 2. Dünya Savaşı sırasında, Hırvat Ustaşaların işbirliğiyle Nazi toplama kamplarına nakledilinceye kadar. Bunlar iyi bilinir. Ama daha az bilinenler, hatta artık tamamen unutulmuşlar da vardır. Onlardan birinin hikâyesini, bu toprakların yabancısı olmayan Slovenyalı bir bilim insanı, Bozidar Jezernik hatırlatır. Suskunluk yemini etmiş ve bu yüzden hiç konuşmayan, kimseye de zararı olmayan Katolik bir keşiş grubunun, Etoile Marie keşişlerinin hikâyesidir bu. Napolyon yönetimindeki Fransa’dan, tehlikeli görülüp kovulmuşlardı. Kaçıp Almanya’ya sığınmışlar ama 1868’de oradan da sınır dışı edilmişlerdi. Avrupa devletlerinin hiçbiri onları kabul etmemişti. Sonunda Osmanlı sultanına başvurdular. İstekleri kabul edildi ve Bosna’nın Müslümanları en kalabalık ve en büyük kentlerinden Banya Luka’da bir arazi satın alıp yerleşmelerine izin verildi. Burada, bugün artık tek bir tuğlası dahi bulunmayan Marija Zvijezda isimli bir manastır inşa ettiler. “Hıristiyanlar arasında patlak veren Balkan çatışmalarında kim vurduya gidene dek, rahat ve mutlu bir hayat yaşadılar.”

Daha yakın zamana ait bir tanıklığı da hatırlamak gerekir. Saraybosna’yı 1920’lerde ziyaret eden Batılı bir sanatçı, “Bosnalı bir Ortodoks köylünün, cami girişinde bağdaş kurmuş guslasını çalan kör bir Müslüman’ın para kâsesine para attığına tanıklık etmiş; her biri kendi katedral, cami veya sinagoguna gidebilen Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin yan yana olduklarını gördüğünde şaşkınlığını dile getirmişti”. Burada karşılaştığı hoşgörüyü erdemlerin en büyüğü olarak nitelemişti.

Bu yaşanmış hikâyeler, Bosna’nın, şaşırtıcı sırrına işaret ediyordu. Mevlevi dervişiyle Fransisken rahip, imamla haham, müftüyle papaz kol kola gezebiliyorsa; insanlar aynı dini paylaşıyormuşçasına uyum içinde ve iyi niyetle yaşıyorlarsa; ortak işlerde çalışıp birbirlerinin yardımlarına koşuyorlar, dini bayramlarını birlikte kutluyorlarsa bunun bir sırrı olmalıydı. Birbirlerinin yaşam alanlarına müdahale etmeksizin her dinin, her ulusun burada yaşama hakkı varsa, bu insanlar arasında bir akit, bir ahdname olmalıydı.

Evet, vardı, yazılı belge olarak böyle bir akit vardı: Saraybosna yakınlarındaki Foynitsa (Fojnica) kasabasının barındırdığı, 14. yüzyıl yapısı ünlü Kutsal Ruh Fransisken Kilisesi’nin duvarında yüzyıllarca asılı kalmıştı. Ülkeyi fetheden Sultan Mehmed Han’ın (Fatih) fermanıydı bu ve ‘‘yeri göğü yaratan Allah'ın ve kuşandığım kılıcın hakkı için’’sözleriyle başlıyor, Bosnalı Hıristiyanları dinlerinde ve inançlarında serbest bıraktığını ilan ediyordu.Katolik ve Ortodoksların birlikte dokuduğu inanç haritasına, Osmanlı devrinde İslam damgasını vurdu. Ama sanki yeni bir unsur değil de, hep varmış gibi. Bosna’da Müslüman eşraf, yüzyıllar boyunca “uzaktaki bir padişah adına Hıristiyan ve Müslüman Slavları yönetti”. Padişahın valisini bile Saraybosna’ya sokmayacak kadar (valiler yılda ancak bir kez şeref konuğu olarak Saraybosna’da bir gün kalabiliyorlardı) güç sahibi bu eşraf ve Müslüman ahali, Bosna’nın çok kültürlü kimliğine halel getirecek girişimlerden özenle uzak durdular. Ne Fatih’in emrini, ne de en sevecen ve en barışçı özüyle İslam’ı bu topraklara taşıyan Bektaşi dervişlerinin öğütlerini unuttular. “Zayıfın güçlü karşısında hakları; güçlünün zayıfa karşı görevleri vardır.” Kural buydu ve Boşnaklar kurala sonuna kadar sadık kaldılar.

Bosna’ya gelmeden; Bosna’nın yaşadığı tahkiri, inkârı, soykırımı bilmeden bu sadakatin değerini anlamak çok zor. Çünkü bugünün insanı, kıyaslanamayanı, ölçüye gelmeyeni kavrayamaz. Sadakat ne ölçülebilir, ne kıyaslanabilir. O bir bağlanmadır; insanın komşusuyla, şehriyle, ülkesiyle ve giderek insanlıkla kurduğu manevi bir sözleşmedir. İnsanı görünür ve görünmez bağlarla zamana ve mekâna bağlayan örümcek ağıdır. Boşnakların derviş babası Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle, “öteki dine, öteki ulusa, öteki siyasi duruşa saygı”dır. Ya da sufi düşünür Mahmutcehayiç’in sözleriyle, “Ancak başkasını korursak, kendimizi koruyabiliriz. Bu ilke ihlal edildiğinde kendimizi korumak şiddete dönüşür” diyebilmektir.

 

Saraybosna Babam

Başkent Saraybosna bu bakımdan bir sadakat abidesidir. Ne Selanik, ne Üsküp, ne Belgrat ne de bir başka Balkan kenti onunla boy ölçüşebilir. Onu farklı kılan, öncelikle farklılıkları yaşatmaktaki kararlığıdır. İki yüz yıllık inkâra, ağır saldırılara rağmen, köklü tarihsel mirasını koruyabilmekteki başarısıdır. Diğer Balkan kentleri yıkılıp yeniden yapılırken bu girişim, “Avrupa’ya benzeme, modernleşme” arzusunun tezahürü olarak alkışlandı. Ama söz konusu olan, geçmişin ve farklı olanı hatırlatan her şeyin yok edilmesiydi. Bu imhacı tavır her yerde başarıya ulaştı: ne var ki bedeli çok ağır oldu. “Balkan kentleri eski görünümlerini kaybetmekle ruhlarını, ruhlarını kaybetmekle de tarihlerini yitirmişlerdi.”

Aynı kader Saraybosna’ya da dayatıldı. Kaldı ki, Saraybosna, tam bir Osmanlı kentiydi. Osmanlılarca kurulmuş, adını Osmanlılardan almıştı. Denildiğine göre, Osmanlılar Milyaçka Nehri boyunca uzanan ovanın en mutena yerine bir saray yaptırmışlardı ve kente de Saray Ovası demişlerdi. Bugün Boşnakların kullandığı Sarayevo (Sarajevo) adının kaynağı da buydu. Burada başlangıçta neredeyse sadece Müslümanlar yaşamıştı. (Bosna’nın diğer belli başlı kentlerinde de ağırlıklı olarak Müslümanlar yaşıyordu.) Örneğin, 1520–1530 tarihli Osmanlı nüfus sayımında, Saraybosna’da 1024 hanenin tamamı Müslüman olarak kaydedilmişti. Ancak bir ticaret ve kültür merkezi olarak giderek gelişen Saraybosna, her dinden toplulukları kendine çekti. Ortodoks Sırplar, Katolikler ve Yahudiler kısa zamanda kentin yerlileri haline geldiler. Evliya Çelebi 17. yüzyıl ortasında burayı ziyaret ettiğinde, Milyaçka Nehri’nin iki tarafında Müslüman mahalleleri ile “Sırp, Bulgar ve Eflak reayasının” ikamet ettiği 10 mahalle ve iki Yahudi mahallesi tespit etmişti. Binaları da saymıştı; çoğu iki katlı 17 bin kâgir ev ve 1080 dükkân. Venedik ve Ragusa’dan (Dubrovnik) gelen envai çeşit eşyanın satıldığı dükkânların yer aldığı, üstü kalın direkler örtülü çarşı dillere destandı. Çelebi, kentte 177 cami, 180 mektep, 3 kervansaray, 23 han, 47 tekke ve 7 imaret bulunduğunu da yazmıştı.

Her köşesi Osmanlı eserleriyle donanan Saraybosna, 1463’ten 1878’e kadar, Balkanlar’ın en zengin kültür ve sanat merkezi olarak kendini gösterdi. Bu tarihte, Berlin Kongresi’nde Avrupalı güçlerin ilhak yetkisi verdiği Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna’yı işgal etti. Saraybosna’nın fiziki yapısı da, insan haritası da işgalle birlikte değişmeye başladı. “İşgalin yerel nüfus üzerindeki etkisi çok sarsıcı oldu.” Bosna’nın her yerinde olduğu gibi Saraybosna’nın varlıklı aileleri Türkiye’ye yöneldi. Göç o kadar şiddetliydi ki, 1896’da bir Sırp şairi, “Burada Kalın” diye bir şiir yazdı. Bu göçlerle, şehrin nüfus dengesi Sırplar lehine değişmekle beraber, Boşnaklar yüzde 52 ile hâlâ çoğunluğu ellerinde tutuyorlardı.

İşgal, şehrin görünümü üzerinde de kalıcı etkiler bıraktı. O zamana kadar Bosna halkı, Saraybosna’yı “Kuzeyin Şam’ı” olarak taltif ediyordu; artık “Doğu’nun Paris’i” (bu deyim hunharca yenilenen Belgrat, Sofya ve Bükreş için de kullanılıyordu) denileceği günler gelmişti. İlk darbe Milyaçka Nehri’ne vuruldu. Bugün Mostar’da özgürce kendi yatağında akan Neretva gibi, Milyaçka da doğal halinde akıyordu. Nehir zapturapt altına alındı. Her iki kıyısına taştan duvarlar örülüp ıslah edildi; “düz, kanala benzeyen zevksiz bir görünüm” ortaya çıktı. Ardından sıra, nehir kıyıları boyunca uzanan bahçelere ve “her türlü tekdüzeliğe başkaldıran” evlere geldi, hepsi yok edilip yerlerine, bugün Saraybosna’nın bahçeli evleriyle korkunç bir tezat oluşturan Avrupai binalar inşa edildi. Şehrin “Doğulu ve İslami kimliği”ni inkâra dayanan bu imar hamlesi Saraybosna’yı karaktersiz hantal binalarla doldurdu. Yapılan binaların pek çoğunun mimari değeri de yoktu ve asıl amaç, buranın Hıristiyan bir kültüre ait olduğunu vurgulamaktı.

Bütün bu çabalara karşın Saraybosna direndi. Boşnaklar mahallelerine, evlerine, kahvehanelerine, çarşılarına yönelen aşağılayıcı nazar ve sözlere aldırmadan hayatlarına ait ne varsa korumaya çalıştılar. Sonradan, “sosyalizmin inşası” adı altında kent yeni bir saldırıyla karşılaştığında; büyük bir bahçeyi andıran bu kentin orasında burasında çirkin gökdelenler yükseldiğinde de direnmekten vazgeçmediler. Herkesin ve her toplumun, “Avrupa’yı maymun gibi taklit ettiği” bir çağda yaşam tarzlarından, geleneklerinden, kimliklerinden ödün vermediler.

Bugün Saraybosna, üç mimari tarzın zıtlıklarını ve kopukluklarını sergiliyor. Osmanlı, Avusturya-Macaristan ve Yugoslav sosyalizminin yarattığı üç ayrı kent var. Yan yana ve hatta iç içe ama birbirlerine yabancı ve uzak. Gezginlerin ya da rehber kitaplarının yazdığı gibi kent “eski ve yeninin, Doğu ve Batı’nın ilginç bir kombinasyonu” filan değil. Bir Osmanlı kenti olarak Saraybosna, kendini diğerlerinden ayırıyor. Örneğin, kent merkezinde büyük binaların kuşattığı Avusturyalı Saraybosna, birdenbire bıçakla kesilmiş gibi bitiyor ve Osmanlı Saraybosna’sı başlıyor. O kent, camileri, minareleri, asma ve gül kokan bahçeli evleri, lokantaları, kahvehaneleri ve özellikle de Başçarşı’sıyla hem zamana, hem de saldırganlara kafa tutuyor. Hele de çarşı. İçine girdiğiniz anda, eski bir Türk şehrinde (eski diyorum, zira bu denli güzel korunmuş bir kent parçası ne yazık ki Türkiye’de de kalmadı) dolaşıyor hissine kapılıyorsunuz. Lonca teşkilatının özelliklerini hâlâ yaşatan bu çarşıda, sokakların her biri bir meslek grubuna ait insanların sesleriyle çınlıyor. Bakırcılar, kazancılar, kunduracılar, börekçiler, köfteciler… El sanatları ve hediyelik ürünlerin satıldığı, önlerinde katlanır oturaklarıyla küçücük, mini minnacık dükkânlar… Beyaz, bembeyaz, tertemiz evler; düşsel bir Ortaçağ sokağını andıran taş döşeli sokaklar… Bir cuma namazında Gazi Hüsrev Bey Camii’nin avlusunda kadın erkek yan yana saf tutan; aynı anda civardaki tüm sokakları, kahveleri ve tabi ki “cafeleri ve barları” dolduran güzel yüzlü, güzel bakışlı, coşkulu ve neşeli insanlar… Anlıyorsunuz ki, bu kent, içinde yaşamaktan mutluluk duyan bir halkın eseri.

Saraybosna, bu özelliğini 1990’lara kadar korudu. Avusturya işgali ve Yugoslav “sosyalizminin” başaramadığı imhayı bu kez Sırplar, sonuna erdirmeye kalkıştı. Söz konusu olan artık kökten imhaydı. Boşnaklardan ve onların görünür ve görünmez izlerinden arındırılmış bir Saraybosna... Kent, tam üç buçuk yıl kuşatma altında kaldı; tam 1300 gün. Kenti çepeçevre saran dağlarda mevzilenen Sırp birlikleri, roket ve top mermileriyle, bombalarla, keskin nişancı tüfekleriyle, baltalar ve bıçaklarla kent halkından 11 bin kişiyi katletti, on binlercesini yaraladı. Halk direndi; ilaçsız, gıdasız, silahsız direndi. Tek bir Çetnik’i kente sokmadı. Bu sayede, çok ağır tahribata maruz kalmakla beraber, camiler ve diğer tarihi eserler toptan yakılıp yıkılmaktan kurtuldu. Sırpların kontrolüne geçen diğer kentlerde, kasabalarda, köylerde Boşnakları hatırlatan ne varsa imha edildi. Saraybosna’da 130, tüm Bosna’da 1200 civarında cami vardı. Bu camilerin 655’i yerle bir edildi, 524’ü büyük zarar gördü; ayrıca 800 civarında tarihi eser ya yıkıldı, ya tahribata uğradı. Bazı köyler ve kasabalar yeryüzünden silindi. Düşünün ki Saraybosna’daki evlerin yüzde 60’ı ya yıkıldı, ya da ağır hasar gördü.

Saraybosna’da yaşanan olay, bazı yazarların belirttiği gibi bir “kentkırım”dı. Burada kötülüğün yarattığı tahribatı görmek, alçalmanın ulaştığı boyutun derinliğini fark etmek şok edicidir. Şiddetin görünür izleri çoğunlukla silindiği halde hem de. Bundan 15 yıl önce, kevgire dönmüştü, delik deşikti. Yanmış evleri, çökmüş duvarları, geçit vermez hale gelmiş caddeleriyle bir yıkıntıdan ibaretti. Roket ve şarapnel yağmuruna hedef olmamış tek bir yapı yoktu. Saraybosna’yı görkemli geçmişine bağlayan camiler, türbeler, medreseler, köprüler, hamamlar; hatta mezarlıklar. Ve hatta kütüphaneler. İşte Ulusal Kütüphane; Milyaçka Nehri kenarında, restore edilmeden önce, arta kalan dört duvarıyla yıllarca dünyayı utandırmaya devam etti. Raflarındaki eşsiz belgelerden, elyazmalarından, kitaplardan, kültürel eserlerden geriye hiçbir şey kalmadı. Bina Sırpların, bilinçli olarak ve hedef gözeterek başlattığı bir bombardıman sonrasında tutuştu. Saldırganlar Bosna’nın belleğini silmeye o kadar kararlıydılar ki, yangını söndürmeye gelen itfaiyecileri de kurşun ve bomba yağmuruna boğdular. Kütüphane ve kitapları 18 gün boyunca alev alev yandı. Şimdi o görkemli bina bazı devletlerin ve uluslararası kuruluşların girişimiyle adeta yeniden yapıldı. El yazmaları ve eşsiz kitapları yok ama; yeni kitaplarla doldurulduktan sonra yine kütüphane olarak hizmet veriyor. Ama asıl, bir utanç abidesi olarak duruyor.

 

Mostar Kardeşim

Saraybosna’yı derinden yaralayan o dehşet dalgasının bayraktarlığını Sırplar yapmıştı. Srebrenitsa’da, Tuzla’da, Bihaç’ta, Banya Luka’da olduğu gibi. Osmanlı geçmişini, “taş kesilmiş hilal”iyle sembolize eden Mostar ve bu kentin merkezi olduğu Hersek bölgesi ise Hırvatların çılgınlığına sahne oldu. Kimi zaman türkuaz, kimi zaman zümrüt rengi sularıyla dağları yara yara akan Neretva Nehri’ni izleyerek ulaştığımız Mostar’da, dünyanın en şirin kentlerinden biriyle değil sadece, soykırımı besleyen inkarın kökenleriyle de karşılaştık.

Neretva Nehri’ni sıkıştıran iki dağın, Podvelez ve Hum dağlarının eteğine kurulan Mostar, vitrine yerleştirilen bir süs eşyası, dokunsan dağılacak bir sırça köşk gibi yükseliyor. Bakmaya kıyamıyorsun; o kadar güzel. Kent iki kısımdan ibaret. Konak, Çarşıya gibi adlarla anılan eski mahalleler nehrin doğu, yeni mahalleler ise batı yakasında. Şu anda Hırvatlar batı kısmında, Boşnaklar doğu kısmında yaşıyor. Kentin Sırp sakinleri ise savaş sırasında kaçıp terk etmiş burayı. Kalan iki ayrı etnik ve dini topluluk, yani Boşnaklar ve Hırvatlar, eskiden olduğu gibi Neretva Nehri’nin yarattığı doğal uçurumun ayrı kıyılarını paylaşıyorlar. Ancak o doğal uçuruma, şimdi çok daha derin bir uçurum eşlik ediyor.

Mostar’da Osmanlı devrine ait pek çok yapı var. Evliya Çelebi, 53 mahalle, 3 bin ev, 359 dükkân, 45 cami saymış. İslam Ansiklopedisi ise 1950’lerde 33 cami, 2 Sırp Ortodoks, bir adet de Katolik kilisesi bulunduğunu bildiriyor. Camilerin en büyüğü ve en güzeli, savaş sırasında havan topları ve el bombalarına hedef olarak ağır yaralar alan 1557 yılına kayıtlı Karagözbey Camii. O yaralarını şimdi tamamen sarmış. Mostar’ın çarşısı, bugün restore edilmiş haliyle ve çarpıcı taş evleri ve binalarıyla, taş döşeli dar sokaklarıyla bizim bozulmamış Akdeniz kasabalarını hatırlatıyor. Çok fazla turist çektiği için köprünün iki kıyısına yayılan kentin bu eski kesimi, daha çok lokanta ve kafelerle ve hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu.

Kente ilk kez giren ziyaretçi, bu dar sokaklarda, tarihi eserlerin etrafında istese de çok oyalanamaz. Belirsiz bir güç onu, Neretva’nın oyduğu derin ve taşlı kanyonun en dar yerinde, “mukayese kabul etmez bir cüret eseri” olarak yükselen köprüye sürükler. Köpürerek akan Neretva’yı 27, 34 metre açıklığında, 19 metre yüksekliğinde tek bir kemerle aşan bu köprü, aynen Evliya Çelebi’nin hissettiği gibi, izleyeni “korku ve merak” içinde bırakır. “Zira suyun üstünde gökteki aya benzer bir köprü”dür bu. Kimine göre “taş kesilmiş bir hilal”dir, kimine göre “yıldızlarla dolu bir gök kubbe”. Kendi kitabesine göre; “Kudret Kemeri”.

Bu köprünün hikâyesi aynı zamanda Bosna’nın tarihidir. Bosna’nın yükselişinin, inkârının ve yok edilişinin hikâyesidir. Bu köprü, Osmanlı mimarisinin en meşhur eserlerinden biriydi; 1566 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından, Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin’e yaptırılmıştı. İki ucuna da, köprüyü gece gündüz korumakla görevli askerleri barındıran kuleler inşa edilmişti. Bu haliyle bir kaleyi andırıyordu ve o zamanlar kuleleriyle birlikte köprüye “Kale” deniliyordu.

Mostar’da halk, köprüyü öyle bir tutkuyla benimsedi ki; günlük yaşamlarında, şarkılarında, masallarında ona başköşeyi verdiler. Bozidar Jezernik’in Vahşi Avrupa kitabında tek tek aktardığı rivayetler türettiler. Bu rivayetlerde köprüyü Osmanlı sultanının yaptırdığı benimsenmekle beraber, mimarı ve inşası konusunda Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında tatlı bir çekişme yaşandı. Ortodokslara göre, köle olarak Türklere satılan mimar Rade, köprüyü inşa etmekle görevlendirilmişti. Ancak gündüz yapılanı, gece nehir yıkıyordu. Sonunda orman perisi mimarın kulağına köprüyü kurtaracak sırrı fısıldadı. Mimar Rade, “perinin tavsiyesiyle Stoja ve Stojan adlı âşıkları canlı canlı temele koyup, yapıyı onların üstüne inşa etti, köprü artık yıkılmadı.”

Müslümanlar ise tamamen farklı bir hikâye anlatıyorlardı: Kanuni Sultan Süleyman, Promin şehrinin kraliçesi Mara’nın “dillere destan güzelliğini duymuş, onu ölü ya da diri öpeceğine yemin etmiş” ve gelip Promin kalesine dayanmış. Mara’nın kocası kentin düşeceğini anlayınca, karısının kafasını kesmiş ve bedeniyle birlikte Neretva Nehri’ne atmış ki Sultan dediğini yapamasın. Fakat kaleyi ele geçiren Sultan, Mara’yı bulacak kişilere ödül vaat etmiş. Nehre dalan Mostarlı Huso, kadının kafasını; Vişegradlı Ahmo ise bedenini çıkarmışlar. Yeminini yerine getiren Sultan, Huso ve Ahmo’ya ödül olarak ne istediklerini sormuş. Onlar da köprü istemişler. O yüzden bir köprü Mostar’a, bir köprü’de Vişegrad’a (bu da ünlü Drina Köprüsü’dür) yaptırılmış.

Katolikler ise kimsenin cesaret edemediği köprü yapma işini yerel bir marangozun üstlendiğini anlatıyorlar. Bu rivayete göre, padişah, köprünün yıkılması durumunda mimarının kellesini kestireceğini bildirmiş. Bu mimar da köprüyü yaptıktan sonra, bir kayalığa uzlete çekilmiş ve yıkılıp yıkılmadığı haberini beklemeye koyulmuş. Sıkıntısını gidermek için de elindeki çekiçle kayada büyük bir oyuk açmış. Köprünün yıkılmayacağı kesinleşince de Mostar’a dönmüş. Onun kayada açtığı oyukta biriken yağmur sularını ise yöre halkı şifalı saymış ve 20. yüzyıl başına kadar bu amaçla kullanmış.

Bunlar hoş şeyler. Hayranlık uyandıran bir eseri sahiplenmeye dönük safça rivayetler. İnsanlar çarpıcı bir güzellikle karşı karşıyaydılar ve bu güzelliği ortakça paylaşmanın imkânlarını yaratıyorlardı. Derken, 19. yüzyılda buralarda gezinen Avrupalılar arasında bir başka rivayet dolaşmaya başladı. Buna göre, bu muhteşem köprü “Barbar Türklerin” eseri olamazdı. Olsa olsa ya Bizans, ya Roma yapısıydı. Çok geçmeden ünlü Mostar Köprüsü, Romalılara ait olmakla kalmadı, yapım tarihi bile icat edildi: İÖ 98… Bunu neden yapıyorlardı? Çünkü Avrupa zihniyeti, Türkleri “kaza ile Avrupa topraklarına girmiş Asyalı barbarlar olarak” görüyordu. Dolayısıyla, Mostar Köprüsü gibi ancak büyük uygarlıkların eseri olabilecek bir yapı Türklere ait olamazdı. Oysa köprü, Osmanlı kültür mirasının bir hazinesi olarak, Mostar’ın kimliğinin özetiydi ve Roma’ya yapılan atıflar birer birer çürümeye mahkûmdu. Onlar, köprü ve benzeri yapıları başka kültürlere atfederek, Bosna’nın Osmanlı geçmişini unutturabileceklerini ummuşlardı. Bu mümkün olmayınca Sırplar ve Hırvatlar bu inkârı, imhaya dönüştürdüler. Hırvatlar 1993 yılında bilerek ve isteyerek Mostar Köprüsü’nü bombalayarak yıktılar. Kentin kimliğini değiştirmek, sürüp atmak istedikleri Müslüman Boşnakları hatırlatan her şeyi yok etmek kararlılığındaydılar. Köprüyü hedef aldıklarında ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı; köprüyle beraber onun sembolik değer ve anlamını da siliyorlardı. Bu öylesine büyük bir şiddet gösterisiydi ki, soykırımı televizyonlarından naklen izleyen, Boşnakların boğazlanmasını, kadınlarının ve kızlarının tecavüze uğramasını umursamayan “uygar dünya”, “barbarlığın” ne olduğunu hatırlamaya başladı. Bunun bir “barbarlıktan” çok öte bir şey olduğunun anlaşılması için, Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da olmak gerekiyordu.

 

Srebrenitsa Ablam

Her yıl temmuz ayının 11’inde on binlerce insan, Srebrenitsa’ya akıyor. Oğullarını arıyorlar; annelerini, babalarını; ablalarını, ağabeylerini, kız ve erkek kardeşlerini. Bosna’yı, Bosna’nın özünü, Bosna’nın anlamını arıyorlar. Buna mecburlar, ancak arayarak var olabilirler. Acıdan ölseler de bu arayıştan vazgeçemezler. İşte on beş yıl geçti ama bir anne küçük oğlunun kollarını boynunda hissediyor hala. Bir başka anne, içinde sadece bacak kemikleri olan tabuta bakıyor; “Ben oğlumu başsız, gövdesiz doğurmadım” diyor. Bir genç kız, babasının sürüklenip götürülüşünü hatırlıyor, o an sarılıp öpmediği için kendisini affetmiyor. Boşnak şair Cemalettin Latiç, “Anne, seni hala rüyamda görüyorum. Abla, ağabey her gece rüyamda sizi görüyorum. Ancak yoksunuz, yoksunuz, yoksunuz. Anne, baba neden yoksunuz?” diye haykırıyor.

Bu lanetli topraklara yeni bir 11 Temmuz’dan bir hafta önce geldik. Bosna Hersek’te beşinci günümüzdü. Saraybosna’dan geç vakit çıkabilmiştik yola. Rehberimiz Ediba ve şoförümüz Senad ile birlikte. Bölgeyi ve yolları avucunun içi gibi biliyor Senad. Çocukluğu, Srebrenitsa’ya komşu Vişegrad yakınlarındaki bir köyde geçmiş ne de olsa. “Ya kaçacaksın, ya kafayı kaybedeceksin” günlerini hiç unutmuyor. Savaş yıllarını mülteci olarak Türkiye’de, Kırklareli kampında geçirdiği için Türkçe biliyor. “Bizim aile 10 kişiydi” diyor. “Babam olacakları anladı. Aileyi toplayıp Belgrat’taki teyzemin yanına gittik. Almanya’ya geçecektik; tren biletlerimizi bile almıştık. Ama olmadı; kabul edilmemiştik. Biletlerimizi değiştirip Türkiye’ye gittik”. Bugün bizimle sohbet edebiliyorsa eğer, bunu işte o kaçışa borçluydu.

Daha Saraybosna’dan çıkmadan “yiyeceğinizi, içeceğinizi şimdiden alın. Orada hiçbir şey bulamazsınız” diyor. Nereye gidiyoruz? İnsanlar yaşamıyor mu orada? Şimdi Sırpların çoğunlukta olduğu o yerde bizi ne bekliyor? Bir zamanların “gümüş kentçiği”, Argentaria, Bosna’ya geldiğimiz andan itibaren dudaklarımızdan hiç düşmeyen Srebrenitsa. Elimdeki broşür, doğal kaynakları ve güzelliği ile bir turizm cenneti olarak tasvir ediyor orayı. Tatlı iklimine, ılıcalarına, gür ormanlarına, flora ve faunasındaki çeşitliliğine övgüler düzüyor. Öyleydi gerçekten de; Boşnakların “gümüş kızıydı” Srebrenitsa. Gümüş madenleri, şifalı kaplıcaları ve tüccarları ile ünlü, varlıklı bir Bosna kentiydi. Hemen yakındaki Vişegrad’la birlikte Osmanlılar için Bosna’nın kapısıydı.

Saraybosna’dan çıkar çıkmaz girdiğimiz Sırp bölgesindeki köylerden geçerken Senad gösteriyor: “Bakın, evler bomboş. Sokaklarda köpek bile yok.” Çetnikler sadece Boşnakları değil, hayatı da öldürmüşlerdi demek ki. Bir Slav sözü, sanki buralar için söylenmiş: “Sizin oralar yangın yeri gibi soğuk!” İnsanı ürküten bu tenhalık, Srebrenitsa yakınlarında, tarifi imkânsız bir dehşete dönüşüyor. “Geçmiş kuşakların acısı yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çullanıyor.” Drina’nın yan düzlüklerinde, tepelerin kuşattığı geniş ova giderek daralıyor ve bizi ölüm tarlalarının içine çekiyor. İşte orada, Potocari kasabasında, yolun sağından başlayıp ta ötedeki dağın yamaçlarına kadar tırmanan kabristanın ince, uzun, beyaz taşları gün ortasındaki karanlığı aydınlatıyor. Mezarlığın girişindeki anıtı çevreleyen dairesel mermer kaidenin üzerinde binlerce isim kazılı. Toplu mezarlardan çıkarılan, kimlikleri tespit edildikten sonra bu mezarlığa gömülen ve hala bulunamayan Srebrenitsa kurbanlarının, 8372 Boşnak’ın isimleri bunlar. Yeni bulunan toplu mezarlarla buradaki mezar sayısı her yıl artıyor. Biz oradayken yeni mezarlar açılıyor; sıra sıra. Bir hafta sonra, on binlerce Boşnak, cesetleri yeni bulunan kardeşlerini, oğullarını, babalarını, akrabalarını, 775 cenazeyi on beş yıl gecikmeyle sonsuzluğa uğurladı. Ve sonraki her yıl 11 Temmuz’da, toplu mezarlardan çıkarılıp kimlikleri belirlenenlerin kemikleri de buraya gömüldü; son 11 Temmuz’da, yani soykırımın 20. yılında da, toplu mezarlardan çıkarılan 136 Boşnak’ın bedenlerinden kalanlar toprağa verildi..

Kabristan sessiz, mezar taşları pırıl pırıl parlıyor. Sanki biraz önce yıkanıp temizlenmiş gibi. Hâlâ Srebrenitsa’da yaşamaya devam eden anneler (babalar yok; babaların çoğu mezarda), her sabah, bazıları iki üç günde bir bu beyaz taşların dibinde diz çöküyorlar. İşte o anda mezar taşıyla bir dertleşme başlıyor, derin bir sızı olarak ağıta dönüşüyor. Boşnaklarda yas böyle yaşanıyor; bir feryat figan hali değil; bağırış çağırış yok. Abartısız, samimi, “göğüsten çıkan nefes gibi”. Orada, mezar taşlarını okşayan o annelerin ağıtlarını, Meşa Selimoviç duysaydı, “Bir insanın yapmak zorunda olduğu şeyi yapmazsam eğer, ellerim kurusun, dilim tutulsun, ruhum viran olsun” demez miydi?.

İşte o annelerden biriyle birlikteyiz. Kocası, oğlu ve yakın akrabalarından 22 kişiyi soykırıma kurban veren Fadila Efendiç, Srebrenitsa ve Zepa Anneleri Derneği’nin gönüllülerinden. Soru sormamıza gerek yok; orada olmamız dehşeti hatırlaması için yeterli. “İnsanlarımızı bir tavşan gibi, yabani hayvan avlar gibi öldürdüler” dedi. Bugüne dek kaç kişiye anlattı öyküsünü, kendisi de bilmiyor ama anlatmaya devam edecek. Zira konuşmak acıları tazelemekse, “susmak günah”:

“Zaten yıllardır kuşatma altındaydık. Ama 11 Temmuz başka bir şeydi. Bizi evlerimizden çıkarıp Potocari’deki fabrikaya kadar yürüttüler. Fabrika ve çevresi çok kalabalıktı; mahşer yeri gibi. Kocam Hamed ve 15 yaşındaki oğlum Feyzo, bir yolunu bulup kaçtılar. Orman yolundan Tuzla’ya gideceklerdi. Ama kocamın bir arkadaşı yaralanmış, bırakamadığı için onu alıp geri dönmüş. Birleşmiş Milletler’e inanıyordu, BM’nin gözü önünde soykırım olmaz diye düşünüyordu. Orada erkekleri ayırdılar; biz kadınları Tuzla’ya gönderdiler. Eşim ve oğlumdan bir daha haber alamadım. Öldürüldüklerini düşünmedim. Belki hapisteler dedim. Uzun süre kendimi kandırdım. Sonra, yıllar sonra gerçek ortaya çıktı. Kocam bir toplu mezarda bulundu. Oğlum hâlâ bulunamadı.” Sonra, hep tekrarladığı o cevapsız soruyu sordu: “Beraber mi öldürüldüler acaba?” Oğlunun ölüme yalnız gitmediğini bilmek, acısını hafifletecek miydi? Soramadım. Bu insanları dinlerken sizin soracağınız sorular, onların cevapsız soruları karşısında anlamını yitiriyor. “Niçin? Onları niye öldürdüler? Nasıl öldürdüler? Kemikleri nerede?” Sustum. Fadila Hanım da sustu. Neyse ki, katliamdan sağ kurtarabildiği kızından, Nirhan’dan söz etmeye başladı. Kırık kalbinde mayalanan sevgi, bütün acıları örttü. O küçük kız, büyümüş, okumuş, Saraybosna Üniversitesi’nde öğretim üyesi olmuş, evlenmiş ve Fadila Hanıma iki torun vermişti.

Orada, o cehennemden sağ çıkabilmiş bir erkekle de karşılaştım. Soykırımdan önce, Boşnakların sığındığı akü fabrikasında –o sırada BM Hollanda Barış Gücü’nün konuşlandığı üs- bize eşlik ediyordu. Uzun süre hiç konuşmadı. Adını da söylemek istemedi. O şimdi 28 yaşında ama abisi 16 yaşında. “Kadınları ve çocukları ayırırlarken, yaşlı bir kadın küçük olduğumu söyleyerek beni Sırp askerlerin elinden aldı” dedi. Aslında 13 yaşındaydı ve bu yaş, ölüme götürülmek için yeterliydi. Sekiz yaşındaki küçük kardeşi de kurtulmuştu. Abisi o kadar şanslı değildi; amcası, dedesi, kuzenleriyle birlikte götürüldü. Onları bir daha göremedi. Amcasının ve dedesinin vücudundan bazı parçalar bulunmuş; abisi hâlâ yok. Geride kalanları sordum. Ayağını yere sürterek saymaya başladı; sonra vazgeçti ve en yakınlarını söyledi. “Babam, iki ay sonra ormandan çıkıp geldi. Annem de yaşıyor ama acıdan delirdi. Küçük kardeşim, soykırımdan üç yıl sonra intihar etti.” Istırap o kadar derin ki, kötülüğün tırpanı yıllar sonra bile işlemeye devam ediyor.

Bu konuşmalardan sonra bir şey fark ettim. Bir düşman portresi yok; insanlık düşmanı canilerden bahsedilmiyor. “Sırp” dediklerinde biliyorsunuz ki, sadece Sırp ordusu askerlerinden değil, komşularından da söz ediyorlar. Ama asıl korkunç olan da bu değil mi? Yıllarca birlikte yaşadığınız insanlar günün birinde, baltayla kapınıza dayanıyor, evinizi roketle havaya uçuruyor, yakıyor, yıkıyor, öldürüyor. Sırp komşu, bir annenin gözü önünde oğlunu alıp götürüyor ve o anne oğlunu bir daha göremiyor. Şimdi o anne, Srebrenitsa ve Zepa Anneleri Derneği Başkanı Munira Subaşiç, oğlunu alıp götüren komşusuyla Srebrenitsa’da karşılaşıyor. O Sırp komşu, bu karşılaşmaya nasıl tahammül ediyor; düşünemiyorum bile.

Ama sormak istiyorum. Üç kilometre ötedeki Srebrenitsa’ya gidip karşılaştığım herkese “Burada ne yaptınız?” diye sormak istiyorum. Kente yaklaştıkça “savaş” başlıyor; giderek daha çok göze batıyor. Evler, binalar yaralı; duvarlardaki kurşun delikleri giderek büyüyor. Bazı evler daha dün yanmış gibi is içinde. Bazıları yeniden yapılmış, onarılmış; kurşun delikleri sıvanarak bombardımanın izleri kapatılmış. Yeniden yapılan yapılardan biri de, kent düştüğünde yerle bir edilen cami. Belli ki kent hayata tutunmaya çalışıyor. Ama “Srebrenitsa bir yerleşim yeri değil, yeni bir yerleşim yeri hiç değil; bir yerleştirme yeri”. Bu kentte, saldırıdan önce 36 bin kişi yaşıyordu (1995 öncesinde çevre köylerdeki Boşnakların da buraya sığınmasıyla nüfus 50 bini aşmıştı) ve bu nüfusun yüzde 78’i Boşnak’tı. Şimdi oranlar tersine dönmüş durumda. Srebrenitsa’nın hayatta kalan Boşnaklarından çok azı geri dönebildi. Gene de şaşırtıcı; 4 bin Boşnak, yaşadıkları korkunç katliama rağmen ve ne evleri, ne işleri, ne de aileleri varken geri geldi. Belediye Başkanı Boşnak; çünkü her seçimde buraya kayıtlı Boşnaklar gelip oy kullanıyor. Srebrenitsa’nın bir Boşnak kenti olduğu gerçeğini unutturmak istemiyorlar.

Kente girmemizle çıkmamız bir oluyor. Yapacak bir şey yok. Konuşacak kimse yok. Sadece derin bir sessizlik; ağır bir kasvet havası. Sokaklar bomboş. Geçmişi hunharca silinen kentin bugünü değil sadece, geleceği de yok. Ne bu kentin yerlisi olan Sırplar, ne de sonradan yerleştirilenler… Niye görünmüyorlar? Bir çocuk sesi olsun duyulmaz mı? Biz mi görmüyor, duymuyoruz? Oysa refakatçilerimiz, Senad ve Ediba tedirgin. Onlar hayaletleri görüyorlar. Hayaletler ne düşünüyor acaba? Buraya gelmeden önce izlediğim bir belgeselde, bu soruya sakin ve soğuk bir edayla cevap veren bir Sırp’ı hatırlıyorum: “Öyle olması gerekiyordu.”

Yani, 10 bin kalbin hunharca bir günde susturulması, kaçmaya çalışan 15 bin kişinin beş binden fazlasının ormanlarda öldürülmesi, parçalanan bedenlerin çukurlara doldurulması böylesine doğal ve sıradan bir şeydi. Hayır, öyle değildi. BM’in ve tüm dünyanın gözleri önünde uygulanan benzersiz bir soykırımdı. Katillerin hala serbestçe dolaştığı adı konulmamış bir vahşetti. Ve unutmayalım; bu vahşet, sanıldığı gibi uluslararası toplumun müdahalesiyle değil, “silinip gitmeye mahkûm edilenlerin, Boşnakların gösterdikleri kararlı ve beklenmedik direniş sayesinde” durdurulmuştu.

Buraya gelmeden önce Saraybosna’da Tiyatro Akademisi Dekan Danışmanı ve Sinema Tiyatro Bölüm Şefi Admir Glamoçak’la görüşmüştük. Yaşayan Boşnakların tamamının “zulüm ve soykırımdan kurtulanlardan” oluştuğunu söylemişti. Umutluydu, çünkü farklılıkların birliğine dayalı Bosna idealinin her şeye rağmen yaşadığını düşünüyordu. Ama aynı zamanda karamsardı: “Karşılaştığımız saldırı, manevi ve güzel olan her şeyi silip süpürdü. Aradan geçen zamana rağmen insanlarımız acıdan, üzüntüden ölmeye devam ediyor.” Şimdi onlardan, hiçbir şey olmamış gibi davranmalarını beklemek haksızlıktı.

Belki yakın gelecekte, Saraybosna’da olduğu gibi Srebrenitsa’da ve tüm Bosna’da saldırının görsel hatırlatmalarına hiç yer kalmayacak; duvarlardaki delikler kapanacak, halen onarım bekleyen binalar ayağa kalkacak. Elbet, bu cinayetin izleri silinecek. Silinecek de, asıl daha derinde olan, ruhları ezen izlere ne olacak? Bu insanların acılarıyla nasıl baş edebilecekleri, yaşadıkları travmayı nasıl atlatacakları ya da atlatıp atlatmayacakları konusunda, ne benim ne bir başkasının, konuşmaya hakkımız yok. Yüzümüz hiç yok. Unutmayalım; onlar yaşadılar, biz seyrettik. Kin tutacaklar mı? Nefreti, öfkeyi, kederi içlerinden söküp atabilecekler mi? Bırakalım ona bunlar karar versin; zaten emin olun, mayasında şefkat olan bu insanlar bize değil, Meşa Selimoviç’in Mevlevi dervişi Ahmed Nureddin’e kulak vereceklerdir: “İki yüreğim yok ki benim; birini kin tutmak, birini de sevmek için kullanayım.”

 

Facebook/MAGMA
Twitter/MAGMA
Instagram/MAGMA