Hindistan’ın kuzeyinde yüksek geçitler diyarı olarak anılan Ladakh, insanoğlunun sürdürülebilir bir yaşam kurmayı başardığı en sert coğrafyalardan. Ladakh ile yolu 40 yıl önce kesişen Helena Norberg-Hodge, kalkınma olarak adlandırılan sürecin yerel ekonomi üzerinde yarattığı yıkıma şahit olduğundan beri kâr değil mutluluk odaklı bir ekonomi fikrinin öncülüğünü yapıyor. Helena Norberg-Hodge ile Ladakh’taki gözlemleri ve yeni ekonomi arayışı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.


Ladakh’a gittiğiniz ilk yıllarda sizi en çok etkileyen şey ne oldu?

Maddi koşulları şaşırtıcı derecede yüksek, hiç kimsenin aç kalmadığı, yoksulluk çekmediği ve işsizlik diye bir şeyin bilinmediği bir Ladakh vardı o yıllarda. Bunlara rağmen beni en çok etkileyen şey insanların yüzlerindeki gülümseme ve her yerde hissettiğim yaşam sevinci olmuştu. Bunun gerçek kaynağını anlamak, orada yıllar geçirdikten sonra mümkün oldu. Her yaştan, cinsiyetten ve meslekten insan, toplum içindeki rolünü kolayca görebiliyor, kendisini başkalarıyla kıyaslama gereği duymadan, kim olduğuyla ve sahip olduklarıyla barışık şekilde hayatını sürdürüyordu.


O günlerdeki ekonomik yapıyı nasıl özetleyebiliriz?

Ladakh’lılar çetin şartlara rağmen doğayla uyumlu, gıda, barınma gibi temel ihtiyaçlar konusunda kendine yeterli bir ekonomi kurmayı başarmıştı. Her ailenin yaptığı bir faaliyet olan gıda üretimi, günlük işlerin temelini oluşturuyordu. Sert iklim koşullarından dolayı ancak 3 ay kadar süren üretim sezonunun ardından yılın geri kalanı tamamen dini törenlere, düğünlere ayrılmış durumdaydı. İnsanlara oldukça fazla boş zaman kalıyordu ve bu sistem içinde işsizliğe yer yoktu.


Peki yıllar içinde nasıl bir değişime şahit oldunuz?

Ladakh üzerindeki tedbirlerin hafiflemesiyle bir kalkınma hamlesi başladı. Yollar inşa edildi, enerji santralleri kuruldu. Bunları okullar, hastaneler izledi. Bölge küresel ekonomiye ve turizme açıldı. Bu gelişmelerin toplumda yarattığı psikolojik ve ekonomik değişimleri çok yakından izleme fırsatı buldum. 

İnsanlar, özellikle de gençler, turistlerin dış görünüşlerine, reklamlara ve filmlere bakarak geri kalmış olduklarını düşünmeye başladı. Kendileri kadar sıkı çalışmayan ama büyük bir ferah içinde yaşayan üstün insanlar görüyorlardı televizyon ekranlarına baktıklarında. Bu, Ladakhlıların kendilerini gerçek olmayan bir dünyayla kıyaslayıp aşağı görmesine yol açtı. Ladahklı olmak utanılacak bir şey haline geldi ve herkes Batılı olana benzeme yarışına girdi.

Kalkınmanın yerel ekonomi üzerinde de yıkıcı etkileri oldu. Bölge, yerel üreticilerin rekabet edemeyeceği kadar ucuz ürünlerin akınına uğradı. Uzak mesafelerden taşınan malların, teşviklerle, vergi indirimleriyle, ticaret anlaşmalarıyla desteklenerek komşu köyde üretilenlerden çok daha ucuz hale gelmesiyle yerel ekonomi çözülmeye başladı. Köylerini bırakıp şehirlere göç eden insanlar artık kendi ihtiyaçlarını üretemiyor, ucuz işgücü olarak sanayiye katılıyorlardı. Eskiden son derece güçlü olan aidiyet ve güven duygusu ortadan kalkınca insanlar yeni kimlik arayışı peşinde tüketim tuzağına düştü.


İnsanın doğası gereği açgözlü olduğu ve sorunların bundan kaynaklandığı sıkça öne sürülen bir görüş.

Ladakh'ın işbirliğine dayanan eski ekonomisinde bu açgözlülükten eser yoktu. Ne zaman ki yerel ekonomi ve toplumsal bağlar çözülüp güven duygusu yerini belirsizliğe bıraktı, açgözlülük yükselişe geçti. Kaybettikleri güveni ancak para biriktirerek geri kazanabileceklerini düşündükleri için açgözlü oluyor insanlar.


Geçmişteki Gelecek 1

Norberg-Hodge'in yürüttüğü çalışmalarla ilgili bilgi almak için www.localfutures.org adresini ziyaret edebilirsiniz.


Ladakh'ta olanları küresel ekonominin bölgeye girişiyle ilişkilendiriyorsunuz. Siz küresel ekonomiyi nasıl özetlerdiniz?

Bugünün ekonomisi çokuluslu şirketlerin kârlarının her şeyden önce geldiği büyük bir ağ. Bu şirketler her tür kısıtlamanın karşısında ve devletler üzerinde öyle baskılar kuruyorlar ki kanunları neredeyse kendileri yazıp her geçen gün daha serbest hale geliyorlar. Türkiye'de gündemde olan zeytin yasası değişikliğini düşünsenize. Bu, küresel ekonominin yerel kanunlar üzerinde uyguladığı baskının tipik örneği. Gelip geçici kârlar uğruna verilen kararlar uzun vadede Türkiye gibi ülkeleri hep daha büyük sıkıntılara sokmuştur. Öyle bir gün gelecek ki herkes zeytinin kâğıttan yapma paralardan daha değerli ve gerekli olduğunu anlayacak. Toprağı, bilgiyi, binlerce yıldır burada olan zeytin ağaçlarını, Anadolu kültürünü koruyan bir kanunu değiştirmeye kalkışacak kadar baskıcı bir sistem bu ve çoğu ülke ekonomisi için felaketle sonuçlanıyor.


Küreselleşme, çatışmaları da bitireceğini iddia ediyordu oysa bugün sürekli yeni çatışma alanları oluştuğunu görüyoruz.

Yerel ekonomiler çöküp nüfus, para ve güç merkezileştikçe merkezde bulunanlar kendilerine benzer olanları kayırmaya başlıyor. Bu kimi coğrafyada ırk üzerinden kendini gösteriyor, kimi coğrafyada inanç. Kısıtlı sayıdaki para kaynağı için bitmeyen bir güç mücadelesi var. Oysa dağınık sistemlerde böyle bir rekabet ortamı olmadığı için farklılıklar bir arada hiçbir sorun yaşamadan yüzyıllar boyu beraber olunabiliyor. Ladakh'ta bunu da gördüm. Yüzyıllardır yan yana yaşamış Budistler ve Müslümanlar son 15 senede mahallelerini ayırmak zorunda kaldı, ölümler yaşandı. Ayrıca kendilerine olan saygılarını ve yeterliliklerini kaybedenler, özellikle erkekler tepki olarak şiddete başvuruyor. Kadına yönelen şiddetin artışının temelinde bu ekonomik çözülmenin yattığını iddia ediyorum.


Sizin deyiminizle "mutluluğun ekonomisine" geçmek için değiştirmemiz gereken şey nedir?

Ekonominin küreselleşmesinin ve büyük şirketler yararına kontrolsüzleşmesinin önüne geçmemiz gerekiyor. Önceliği yerel ekonomiye vermeliyiz. Yerelde üretilmesi mümkün olmayan bir ihtiyaç varsa bu ticarete konu olabilir ama gıda gibi temel konularda yerel olandan uzaklaşmak bizi felakete sürüklüyor. Sadece ekonomik ya da ekolojik bir felaket değil; insanları yalnızlığa, mutsuzluğa ve şiddete yönlendiren sosyal bir felaket. Bu süreçle beraber dünyanın her yerinde diller, kültürler ve farklılıklar küreselleşmeye kurban ediliyor. Sonuçlar bu kadar açıkken yapmamız gereken de kendiliğinden ortaya çıkıyor: Yerel ekonomileri, özellikle de yerel gıda üretimini yeniden canlandırmak.


Nasıl bir mücadele yürütmeli?

Ekonomik okur - yazarlığı artırmalı; büyüme uğruna neler feda ettiğimizi açıkça dillendirmeliyiz. GSYH, uluslararası anlaşmalar, vergiler ne işe yarar, tartışmalıyız. Farklı mücadelelerin birbirleriyle ekonomik sistem üzerinden bağlı olduğunun farkına varıp onları bir araya getirmeliyiz. Bunları yapanları tanımlamak için kullandığım bir tabir var: Büyük resim aktivistleri. Hepimiz bir büyük resim aktivisti olmalıyız. Ekonominin değiştirilmesi için ortak bir mesaj oluşturduğumuzda her şey daha kolay olacak. Yereli merkeze koyan bir ekonomi talep etmemiz gerekiyor. İnsanların kendilerine yeterli bir ekonomik düzen kurmaya ve ancak sağlıklı ekonomik ve toplumsal bağlar içerisinde bulabilecekleri güven duygusuna ihtiyaçları var. Bunu başaranlar, mutluluğun ekonomisine adım atmış olacaktır.