Bir büyük deniz düşünün. Bu denizin girişi darca olsun. Bu denizin doğusundaki dar çıkıştan bir başka iç denize geçilsin. Bu iç denizden de daha da dar bir geçitle orta büyüklükte bir iç denize geçilsin. Bu sonuncu denizin tek tuzlu su girişi olduğunu ve dört adet nehrin tatlı suyunun içine aktığını düşünün. Bu üç denizin tuzluluğu da büyük denizden küçük denizlere, doğudan batıya doğru tuzludan tatlıya doğru azalsın. Şimdi en doğudaki ortanca büyüklükteki iç denizin bundan on iki bin sene evvel buzulların erimesiyle açılan kanal aracılığıyla gölden denize dönüştüğünü düşünün. İçindeki akıntıların dengelenmesinin, denizlerin kendilerine ait flora ve faunasının oluşmasının binlerce sene aldığını hayal edin. Bu denizler arasında yeni nesillere can vermek ve beslenmek amacıyla göç eden milyonlarca farklı tür balığın olduğunu düşünün. Neresi mi bu denizler? Akdeniz, Marmara ve Karadeniz ve onları bağlayan boğazlar Çanakkale ve İstanbul Boğazı. Aslında Akdeniz’i bile bir büyük okyanusa bağlayan Cebelitarık’ı da katabiliriz bu denkleme çünkü denizler ve okyanuslar arasında bir sınır çizemeyiz. Her biri akışkandır ve birbirinin devamıdır, içlerinde gezegen boyunca yol alan akıntılar labirentleri barındırır. Neden mi anlatıyoruz bu hikâyeyi? Daha iyi canlandırmak için şimdiki konumuzu; çünkü bu hassas denklemin içerisine Karadeniz ve Marmara arasında insan yapımı bir başka dar boğaz katmak üzereyiz.

Karadeniz’in Özellikleri

Karadeniz günümüzden yaklaşık on iki bin yıl önce bir göldü, buzul çağının sona ermesinin ardından İstanbul Boğazı’ndan akan sularla denize dönüştü. İki bin metre derinliği olan Karadeniz’de dikey karışım neredeyse sıfıra yakın. Karadeniz oksijen oranı yüksek sularla beslenemediği için, yaklaşık olarak sadece ilk iki yüz metresinde yaşam barındırabilecek seviyede oksijen var. Başta Tuna olmak üzere nehirlerin getirdiği tatlı ve besin dolu sular yüzeyde kalıyor ve bunun bir kısmı da Boğaz’ın üst kısmından Marmara Denizi’ne akıyor. Tuna Nehri’nden Boğaz’a ve Marmara’ya akan bu besin dolu soğuk suları, uydu görüntülerinden de rahatlıkla görebilirsiniz. İlkbaharda besin bolluğunun neden olduğu alg patlamalarıyla Marmara Denizi’nin renginin sık sık değiştiğine tanık oluyoruz. Buna karşılık Çanakkale Boğazı yoluyla Akdeniz’den gelen oksijen seviyesi yüksek sıcak sular dipten Marmara Denizi’ndeki yaşamı zenginleştirecek yeterli oksijeni sağlıyor. Bu besin dolu suyun bir kısmı da dipten Karadeniz’e akarak yalnızca ilk iki yüz metreye yetecek kadar oksijeni Karadeniz’e sağlıyor. Karadeniz’in ilk iki yüz metresi öylesine besin içeriyor ki Türkiye’de avlanan balığın nerdeyse yüzde yetmişi bu denizden çıkıyor.

Kanal İstanbul 1

Karadeniz’e besin akıtan Tuna, Volga, Kızılırmak, Sakarya ve Yeşilırmak nehirleri Marmara Denizi’ni göç balıkları için verimli hale getiriyor; göç balıklarının yavrularının hızlıca büyüyüp Boğaz’ın sert akıntısını aşabilecek güce ulaşması için ideal ortam sağlıyor. İkinci kanalın açılmasının göç balıklarını nasıl etkileyeceği bilinmiyor.

Marmara Denizi’nin diplerine doğru ilerlediğinizde yemyeşil, bulanık suların arasından on on beş metrelerde kalın bir tabakadan geçilerek bir anda pırıl pırıl sıcak sulara ulaşılması aslında Karadeniz’den Akdeniz’e geçiş demek. Kaptan Cousteau’yu da şaşırtan bu su dinamiği olmuştu zamanında. Üst katmandaki Karadeniz suyu ile alt katmandaki Akdeniz suyu nadir durumlar haricinden neredeyse hiç karışmıyor. Marmara için Akdeniz’den gelen oksijen dolu besince kıt sıcak suların ve Karadeniz’den gelen besin dolu tatlı suların önemi oldukça büyük ve burada gözümüz kadar sakınmamız gereken bir denge söz konusu. Marmara’nın balıklar ve birçok diğer canlı için bir kuluçka merkezi olmasının da nedeni bu iki suyun buluşması da bu vazgeçilmez dengeyle ilişkili. Ancak bu denge son yüz yıl içerisinde insan popülasyonunun artısıyla Karadeniz’e nehirlerle gelen endüstriyel ve ilaçlı tarım kirliliği, sanayi ve evsel atıklarının Marmara ve Karadeniz’e basılması, kıyılarının bozulması, dönüştürülmesi ve betonlaşması, içinde yaşayan canlıların aşırı avlanması, denizin canlı varlığını giderek güçleştiriyor.

Kanal İstanbul’un Etkileri

Bu denizler üzerindeki insan baskısı aşırı seviyelerde ve bu günlerde İstanbul Boğazı yanına bir boğaz daha açılması konuşuluyor. Yazının başında üç iç denizden bahsettiğimiz probleme geri dönersek; sizce böylesine hassas bir ekolojik denge mekanizmasına, Marmara’dan Karadeniz’e ikinci bir kanal eklersek ne olur? Sizi bilmem ama ben denizleri birazcık tanıma sansı olan, Boğaz akıntılarını Marmara Denizi’ni, akıntıların getirdiği oksijen, kirlilik ve partikül seviyelerini az da olsa bilen, ekolojik dengeler konusunu dünya denizlerinde çalışmış bir deniz biyoloğu olarak, bu denizle ve içinde yaşayan canlılarla ilgili kapsamlı bir belgesel yapmış biri olarak söylüyorum. Kanal İstanbul, Boğazlar ve Marmara Denizi’ni geri dönüşümsüz bir şekilde etkileyecektir. Marmara Denizi ekosistemini ve balıkçılığını, kalıcı ve göç eden deniz canlılarını kaybetme eşiğine getirme ihtimali vardır. Marmara Denizi üzerinde zaten hali hazırda Karadeniz’den gelen oksijen seviyesi az, kirlilik derecesi yüksek sular ve yaklaşık yirmi beş milyon insanın ve ülkenin en büyük sanayisinin yükü bulunmaktadır. İkinci bir kanal, on iki bin senede oluşmuş doğal dengeleri al üst ederken oksijen seviyelerini değiştirip Marmara’yı Karadeniz’e çevirebilir. Marmara Denizi’ni bir ölüm çukuru olarak görmek istemiyorsak bu yanlıştan ivedilikle dönelim. Hiçbir proje bu denizden ve bu inanılmaz zenginlikteki ekosistemden daha önemli değildir.